2 Aralık 2013 Pazartesi

Erinys'ler Styx'i Korur

            Dante İlahi Komedya'sında cehennemin katlarını şu şekilde sıralar: Araf, şehvet, açgözlülük,oburluk, öfke,sapkınlık, vahşet, dolandırıcılık, ihanet.
            Tüm kadim dinlerin de esasında bir suçtur, cinsellik, şehvet... bir bedenin kendini tanıması, arzularına kulak asması. Ancak ne var ki, dinler tüm bu seslere kulak tıkattırmaya çalışırken yasaklar ortaya koyar. Yasaklar koyarken, cennet ve cehennemi ortaya atar. Cennet, bu dünyada yaşayamadığımız, ahlaksızlık olarak değerlendirilen, tüm yasaklanmış kuralların merkezidir. Memeleri yeni tomurcuklanmış bakirelerin, şaraplar akan nehirlerin olduğu yerdir cennet!?
            Daha önce şiddet konusuna değinmiştim. Benim için araştırmaktan ayrı bir keyif duyduğum konulardandır. Şiddet sadece fiziksel bir darp değildir. Çok geniş, çok kapsamlı, çok zengin bir konudur şiddet. İnsanoğlunun doğasıdır.

            Erotizm, insanoğlunun yaşamsal doğasının en önemli yapı taşıdır. Fakat baskı ve yönlendirme kültürü bu iç güdünün kontrol altında tutulmaya çalışılması, bir çeşit şiddet unsurudur aslında. Çırıl çıplak geldiğimiz bu dünyada kapalı-açık kavramlarıyla giyinip kuşanmamızdan tutalım da, ayıp-günah-terbiyesiz gibi tüm kavramlar aslında bir nevi psikolojik baskı-şiddet unsurudur. Ahlak kuralları olarak tanımladığımız bu kavramlar bir yandan şiddeti önlemeye çalışırken, öteki taraftan şiddeti hat safhaya çıkarmaktadır. Mesela Afrikalı bir kabilede kimse çıplak olduğu için bir diğerini yadırgamazken, bugün ülkemizde veya pek çok toplum düzeninde açık bir kadın veya erkek direkt ahlaksız olarak yargılanacak, tacize veya tecavüze uğrayacaktır.

18 Ekim 2013 Cuma

Roquentin Buralardaydı...

                “Öyle şeyler anlatırdım ki sana, tek kelimesi aklını başından alır.”

                Böyle başlıyordu kitabın ilk cümlesi, biraz sonra nasıl 59. sayfanın, ikinci paragrafının ilk satırına geldiğimi hiç anlamadan. Zaman mefhumunu alt ederek. “Adımı söylemesinden nefret ediyordum” diyordu. Bense araya, bir şeyler sıkıştırıp telefonuma gelen mesaja bakmanın telaşı içindeydim bir yandan. Hep böyle olur bende. Bir işi bitirmeden, öldürsen ötekine geçemem. Acıkırım, uykum gelir, tuvalete gitmem gerekir; ama önce elimdeki şey neyse o bitmelidir. Bir de bilgisayara böyle kilitlenip kaldığım saatler vardır. Ben daha mesajı okuyamadan, Bilal yanımda bitiyor, oturduğum yeri buluyor hemen.
                O, “Ee ne var ne yok” diye sormaya başladığında ben kafamın içinde Müzeyyen’in hikayesine göz atıyorum. Bu aralar ne ağır, cafcaflı, süslü kelimelerle dolu bir kitap okumaya ne de film izlemeye tahammülüm var. Çok şey bildiğini zanneden, ama hiç birşey bilmeyen bir geri zekalıya dönüşüyorum git gide. Kendime tahammülüm yok. Tahammülsüzüm bu sıralar. Kötü birgün benim için. Tahammülsüzlüğümün sınırlarını zorlayan bir gün. Ben normalde bunları ca’nım defterime yazarım, küfrede küfrede hem de. Ayrı bir blog aç, bu bloğun kimliğine halel getirmemiş olursun diyenlere “Hiç bir de başka blog zırvasıyla uğraşamam” demiştim. Hem neden ikiliklerle boğuyoruz kendimizi. Aslında salon hanfendisi, beyfendisiyiz hepimiz. Yok öyle bir dünya. İnsanız ve tüm fizyolojik ihtiyaçlar bizi müşterek paydada birleştiriyor. Neden burada yediğim haltları, kırdığım fındıkları, ağzıma sıçanları, hayatımdan kovduklarımı anlatamıyorum. Anlatırsam “üst” hatta üstün kimliğime yenik düşmüş olurum. Yazık olur... Peki ya, daha da zor olanı, içimizde yenilen savaşçıyı anlatırsak ne olur?!

9 Ekim 2013 Çarşamba

Şiddetin Anatomisi

                Yine akşam akşam burada, can sıkacak bir yazı yazmak için ekrana bakıyorum boş gözlerle... Diyorum ki, “can sıkıntısı nelere kadirsin!” Kendi can sıkıntın bir yere kadar da, bunu millete aşılama çaban niye... Paylaşmak, hafifletmek belki de... Yazmak, son dönemde beni huzura erdirdiğine inandığım tek dayanağım. Gerçi burada böyle duvarlara konuşuyorum, o da ayrı mesele. Geçen Bir de Baktım Yoksun’da her yazarın okunmak için yazdığından bahsediyordu. Altını çizdim. Artık bunun içinde yazmıyorum. Söz uçar, yazı kalır misali... aklımdan geçenleri bir yerlere not etmek istiyorum sadece. Hepsi bu! Bundan bir kaç yıl önce, arkadaşıma “Ben, öldükten sonra da adım yaşasın istiyorum” demiştim. O da; “Öldükten sonra adın yaşasa ne olacak, ölüp gidiyoruz işte. Birileri seni okusa, izlese, adından bahsetse ne yazar!” Sonra “haklısın” diyip, bu kadar realist olmasına kızmıştım. Ne kadar haklı olduğunu bile bile...
                Blogda sürekli “kadın” kavramı üzerinden dünyayı, olayları ele alıyormuşum gibi geldi. Aslında hayır, sadece “kadın” kavramı çok güçlü. Bunun üzerinden polemik yaratmak değil gayem. Fakat son dönemde pek çok kavramın kesiştiği nokta oldu “kadın”. Örtüsüz kadını, perdesiz eve benzetmeler, “Hamileliği davul çalarak ilan etmek bizim terbiyemize aykırıdır. Böyle karınla sokakta gezilmez. Her şeyden önce estetik değildir.” demeler. Tasavvufçu ve aynı zamanda avukat olan Ömer İnançer’in son sözleri herhalde pimi çekilmiş bir bombaya çevirdi sabrımızı. Kürtaj ve sezeryan yasalarında ki bir dolu ahmakça söylem. Mevzu bu mu şimdi!?


Daha fazla yorum yapmamak için her şey...

1 Ekim 2013 Salı

Devr-i Devran

                Ben aslında nereden başlayacağımı, nasıl anlatacağımı bilmiyorum. Kelimeler o kadar yetersiz ki böyle durumlarda... hiçbiri şu anda içimdeki öfkeyi, üzüntüyü, sitemi ve daha pek çok şeyi ifade etmek için yeterli değil. Tüm bu gaddarlıklara, çirkinliklere, sahteliklere tahammül edemiyorum.
                Bugün kütüphanede seminer ödevlerim için araştırma yaparken, kısa bir mola amaçlı cep telefonumdan internete girdim. Bir kaç yazı okudum, canım sıkıldı. Ama öyle böyle bir sıkılmak değil. Tüm mimiklerime yansıyan bir sıkıntı, iç kanaması, yürek sancısı... Bir babanın oğluna, bir oğulun babaya yazdığı mektubunu okudum. Bir babanın oğlunu son kez, sonsuzluğa uğurlarken ki halini gördüm fotoğraflardan ve elleri kelepçeli... Bir anneyi gördüm ağlarken... Arkadaşlarının ardından yazdıklarını okudum... İçim, içime sığmadı. Ne gereksiz şeylere üzüldüğümü düşünüp, kendime kızdım. Seminer ve tez telaşı içinde kurdeşen dökerken, okul bittikten sonra ne olacağımı düşünürken... ne yapıyorum ben böyle dedim bir an. Daha 20 yaşındaki gencecik bir çocuğun ölüm haberini okurken, başkalarının acılarıyla acımı kavururken... Ne söylesem boş, ne söylesem kifayetsiz...
                Doymuyor kara toprak gencecik çocukları almaya... Yetmiyor hiçbir ölüm! Yetmeyecek de!
                Siz tanımazsınız belki; ama ben çok iyi tanıyorum onları. Kıymayın onlara efendiler. Günü gelir hesap sorulur elbet. Siz değil misiniz,  asıl devranın öteki dünyada olduğuna inananlar. Korkmuyor musunuz hiç, tüm bunların hesabını verememekten. Siz Canan’ı tanıyor musunuz? Zehra’yı peki? Ya Gülsüman anneyi, Şenay anneyi yada?! Peki siz kendini yakanları biliyor musunuz? Ya yaktıklarınızı... peki hayata dönüş operasyonu diye “tak serumu-çıkar serumu” şeklinde insanları Wernicke-Korsakoff sendromundan muzdarip hale dönüştürdüğünüzü biliyor musunuz?! Bu insanları doğru dürüst yürüyemeyen, hareket edemeyen sakatlanmış çocuklar olarak bıraktığınızı. Peki ya vurmakla, yakmakla, tecritle... daha sayamadığım pek çok nedenle bitiremediğiniz bu insanların böyle de tükenmeyeceğini/tükenemeyeceğini siz öğrenemediniz mi hala?!
                Siz sonbaharda toprağa düşen buğday tanesinin, baharda güneşle ve yağmurla tekrardan can bulacağını bilmez misiniz? Siz öldürürken Tanrı’nız neredeler?!
                Peki siz halk... Hani Gezi’de isyan vardı, direniş vardı. Yoksa bu sadece sizin için altın çağınızın bir eğlencesi miydi?! Macera mıydı yoksa hepsi.İyi eğlendiniz mi bari?!  Pasif direnişiz sadece birilerinin ekmeğine bal-kaymak oldu. Farkında mısınız?! Umarım sonuçlarından memnunsunuzdur. Şimdi birileri ölüyor. Daha gencecik hepsi. Benim bir zamanlar abi, abla dediklerim şimdi kardeşim yaşındalar. Okudukça haberleri, içimde kocaman bir harbe tutuşuyorum. Evet, ben artık fazlasıyla bireysel, fazlasıyla kapitalist düzene ayak uydururarak yaşıyorum. Ama vicdanım tüm bu olanlara “ne var ki” diyip geçiştirip gidemiyor. Değişen yüz hatlarıma, arkadaşım “Bir şey mi oldu? Kötü bir haber mi aldın” diye sormadan edemiyor.

                Düşman kim, öldürdüğünüz kim?! Bunca demokrasi paketleri, bunca iyilik, güzellik çığırtkanlığı yapanlar kimler... Gündemden uzak kalmamaya çalışırken, her gün tacizleri, tecavüzleri, ahlaksızlıkları, ölümleri... her gün bu kaosu seyretmek... sadece seyretmek... ve  gidenlerin ardından sadece bir kaç “tüü vah vah!” demek. Yok, ben yapamıyorum bunu artık. Ateş düştüğü yeri yakıyor. Ben artık ağlayan analar görmeye, ağlayan babalar görmeye... Yüreğimde acılara daha fazla yer yok! Gidenlerin ardından yas tutmaya yetecek öyle çelikten bir iradeye sahip değilim. Siz sürpriz paketlerle avunmaya devam edin. Ben/sen/bizim gibiler sadece okul bitince ne olacağımızın kaygısıyla sürdürelim hayatlarımızı... Ancak bir yerlerde kavga türküleri hep söylenecek. Tek umudum, tek adağım... ölümün de çaresiz kaldığı günler için...

17 Haziran 2013 Pazartesi

Suret-i Mahsusa

                Sokağa çıkmayan, direnişe katılmayanları anlayabilirim.
                Bu olaylar hakkında hiçbir fikri olmayanları anlayabilirim.
                Bu olaylar hakkında bir fikri olup;
                Benim gibi düşünmeyenleri anlayabilirim.
                Halen daha karşı tarafı savunanları, "Erdoğan'ın götünün kılıyık" diyenleri de anlayabilirim.
                7-24 olayları sadece yandaş basın yayın organlarından takip eden ve zihni incir çekirdeğinden daha küçük ve muhteviyatı sıfır olan insanların bu anlamsız tutumlarını da anlamaya çalışabilirim.
               Pek çok şeyi; ama pek çok şeyi anlayabilirim, anlamaya çalışabilirim, iyi niyet gösterebilirim. Fakat iyi niyetimin, sabrımın, sevgimin, saygımın... yetmediği, hiçbir işe yaramadığı anlar var. Bir kadın olarak hem cinslerimden utanç duyabileceğim "o an"dır bu işte.

Ben daha ne söyleyeyim. Zihniniz kin ve nefret kusuyor. İçinizdekini ele veriyor cümleleriniz. Ben daha  ne söyleyebilirim ki! 

                Avada kedavra büyüsü yapanlara karşı tüm iyi niyetimizle exilaro büyüsü yapmaya devam.


21 Mayıs 2013 Salı

1,2,3...666

             Sunay Akın’ın kaleme aldığı yaşanmış bir hikaye var. Eminim pek çoğunuz biliyorsunuzdur; ama ben yine de şöyle bir değineyim hikayeye. Aşık Veysel’in ikinci karısı olan Fatma, içten içe evi terk etme, başka bir adamla gitme planları içindedir. Aşık Veysel bunu sezer; ama hiçbir şey yapmaz. Bir gece Fatma, o “başka adamla” evini terk eder. Uzunca yürüdükten sonra, ayağını rahatsız eden bir şeyler olduğunu fark eder ayakkabısında. Çıkarıp baktığında içinde, bir miktar para görür... Yanisi, Aşık Veysel usta, karısının evden gideceğinin bilincindedir. Fakat gider de ellerde perişan olur düşüncesiyle ayakkabısına para sıkıştırmıştır. Düşünebiliyor musunuz?! Ne erdemli bir davranıştır bu. Gözlerim dolmuştu bu yazıyı okuduğumda, burnum sızlamıştı ama ağlayamamıştım.
           Yıl 2013, gün olmuyor ki haberlerde, gazetelerde kadına yönelik bir intihar, şiddet, bıçaklama, cinayet haberi olmasın... ve böyle haberlerin sayısı öyle ki günden güne  çoğalıyor. Bundan 50-60 yıl öncesine ait bir hikayede böylesine hümanist, insani bir tutum var iken, bugün bu aymazlık, düşmanlık niyedir?!
               Değişen koşullar... Kadın ister okumuş, iyi bir mevkide olsun,; ister okumamış bir ev kadını olsun her türlü o şiddetin mağduru oluyor. Artık “ses” çıkarıyorlar çünkü. Feminist örgütler bir noktada kadınları galeyana getirirken, diğer noktada bu ülkede hâlâ buna uygun yasaların olmadığını unutuyor. Var olan yasalar ise, yaptırımdan uzak, maalesef. Tüm bunları rehabilite edebilecek bir kurumunuz, sisteminiz var mı?! Bir Profesörün karısına yaptığı, modern tıbbi ve insanlık dışı işkenceden haberiniz var mı?! Kadın başı küçükken ezilmesi gereken bir yılan gibi görülüyor. Fatih Altaylı Habertürk’te bıçaklanarak öldürülen bir kadını sansürlemeden yayınlamıştı. Herkes ayağa kalktı tepkiler gösterdi. “O kadın sizin bir yakınınız olsaydı” vs... Fakat, açıklama yapınca kendisine fazlaca hak verdim. Bugün bu ülkede pembe çerçeveli gözlüklüklerle aktarılıyor her şey. O kadar rutine bindiki kadın cinayetleri, sıradan bir şeymiş gibi izlemeye başladık, şehit haberleri gibi. Bir süre sonra her şeye sığlıkla bakıyoruz. Normalleştiriyoruz. Açıklıyordu; kadına şiddet deyince; morarmış gözden, kırılmış koldan, kaburgadan ibaret zannediyorlar... vücudu paramparça hale getirilerek yapılan cinayetler, kıyımlar sanki birer şehir efsanesi. Ha ne değişti peki?! O haber unutuldu, daha bir yıl yeni oldu oysaki. Benzeri haberleri her gün görüyoruz, öfkeleniyoruz ama nafile. Sürekli sempozyumlarda, aktüel yayınlarda işlenen bir konu, hep tanıdık cümleler... ama hani nerdeee!?!?!
          Ben “biz kadınlar çok eziliyoruz” diye ortada gezinenlerden değilim. Çünkü erkeklerin, çocuklarında ezildiğini, sömürüldüğünü görüyorum. Ama Dünya’yı yöneten erkekler, kadın haklarını çıkaran ve onları uygulayan da erkekler. Çocuk istismarı, tecavüzler, savaşlar, sapkınlıkları işleyenlere baktığımızda da erkekler... Ha tamam doğanın dahi diyalektiği var, hep diyorum. Her şey etkiye-tepki meselesi. Fakat bir kadını öldürmek için haklı sebebiniz ne olabilir yada bir çocuğa 23 kişi tecavüz etmek için haklı sebebiniz  ne olabilir?! (kız yada erkek çocuk diye ayırt etmiyorum dikkatinize). Kadın haklarını dahi erkeklerin çıkardığı ve o hakları yine aynı sistematiğin anlayışında yürüten bir  düzen için, boşuna mı nefes tüketiyoruz?!
            Bir takım veriler koyuluyor ortaya, 666 kadın diyor bir çırpıda Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin 2009-20012 yılları arasındaki verileri açıklarken. Ne korkunç, devlet hiçbir zaman en fazlasını vermez, minimal düzeydedir veriler hep. Bunlar meşru olanlar, ya meşru olmayanlar!!! Ürkmemek elde değil. O zaman bir de burdan yakın bakalım:haber

3 Mayıs 2013 Cuma

Mahşerin 3 atlısı sahnede

                Son dönemde çok fazla sanal ve reel dünyada karşılaştığım bir kelime kullanım hatası var yine. Değinmeden geçemeyeceğim. Özdeyiş, aforizma ve  motto kelimeleri. Sözlük karşılığı olarak aynı manada kullanılabileceği söylense de, felsefi linguistik açısından bunlar arasında nüanslar vardır. 
                ÖZDEYİŞ Nietzche'nin amacını ifade ederken söylediği gibi "koca bir kitabı, birkaç cümle ile" ifade etmektir. Ancak AFORİZMA; Bir ikilem sunarak insanı düşündürür. Örnek: "Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan çıkar?" sorusu tam bir aforizmadır. MOTTO ise düstur, hayat anlayışı, hayatı nasıl yaşamak gerektiği hususunda doktriner bir bilgidir, eski ifade ile şiar, hayat parolası demektir. Örnek: "Hayat anlayışımız muhakkak tutumlu olmaya dayanmalıdır. Savurgan olmamalıyız." Bir MOTTO'dur. (Bu konuda uzun süre  düşünmüştüm, ele alayım dedim. Biraz fazla edebiyat parçaladım galiba , kusura bakmayın...) 

14 Nisan 2013 Pazar

İnsanüstü duygular hissettiren film: Pina


                                             Dans et, dans et... yoksa yok olup gideceğiz!
                                                                                                                        Pina Bausch

                Bu muhteşem filmi daha önce izlemediğim için kendime kızıyorum. İşin kötü tarafı haberimde yoktu. Uzun zamandan beridir şöyle oturup adam akıllı bir film izlediğimi hatırlamıyorum. Kitap ve takip ettiğim bir kaç aktüel dergide hak getire zaten. Sanat aşığı arkadaşım C’nin tavsiyesi üzerine izlediğim bu film beni tek kelime ile soluksuz bıraktı diyebilirim.
                İnternet üzerinden filme dair pek çok şey öğrenebilirsiniz. Ama öğrenmeyin, izleyin. Çünkü herkesin görsel hafızası kendine dair bir şeyler bulacaktır. Kalkıp da sinema eleştirmenleri gibi, yok yönetmeni, yok süresi, yok oyunculuğunun kalitesi, görseli üzerinde durmayacağım. Bunu dediğim gibi uçsuz bucaksız deniz olan internet ortamından öğrenebilirsiniz. Ha ne kadar doğru olur, düşüncelerinizle ne kadar örtüşür orasını bilemem. Ancak ben filmi kendi öznel fikirlerim çerçevesinde ele alırsam, kelimelerin yetersiz kalacağını biliyorum.
                Daha öncede değinmişimdir burada. Ya da günlük hayatımda pek çok kez arkadaşlarıma aslında dil’in ne kadar yetersiz olduğuna dair fikirlerimi beyan etmişimdir. Hele ki “yeni nesil” diye tabir ettiğimiz o X jenerasyon kelimelerle oynayıp, anlamsız bir ses yığını haline dönüştürdüğü Türkçe’ye hiç değinmeyeyim şimdi. Malum facebook, twitter kullanan herkes görüyor, biliyordur. “Bebetom, tatlışım, panpişim, kankeyto, okeyto yesto...” diye uzayıp giden bir yığın ıvır zıvır kelime hazinesi var zihinlerinde. Bu durum son derece üzücü. Özellikle türkçe, vurgulara dayalı bir dil, o nedenle noktalama işaretleri çok önemli. Ancak bundan da bi haber bir nesille karşı karşıyayız. Ne diyebilirm ki!? Birey mi topluma şekil verir, toplum mu bireye diye yumurta/tavuk eksenli bir münazara sunmayacam size. Fakat şunu çok iyi biliyorum sanal dünyadan, sosyal medyadan şöyle 1-2 yıl uzak kalsak birbirimizi anlayamayacağız. Ha bir Çin’li ile konuşmuşum, ha sosyal medyanın daimi neferleriyle. O kadar anlamsız gelecek ki o ses yığınları. Konuyu yine anlamsız bir şekilde uzattım, farkındayım. Ama kompleks bir yapım var, mani olamıyorum beynimdeki kaosa.
                Bazen anlatmak istediklerimizi kelimelerden daha güçlü simgelerle, nesnelerle, görsellerle anlatabiliriz. Ritmik, fonetik, görsel sanatlara tekrar değinmeme gerek yok diye düşünüyorum. Bazen Dünya’nın bir köşesinden duyduğun ezgi, bütün damarlarındaki kanı kalbini patlatacak şekilde harekete geçirebilir. Hiç bilmediğin bir dilin o ezgisi, seni anırarak ağlatabilir. Bazen tek bir kare görsel, bir türlü bulamadığın satırlarca kelimenin karşılığı olabilir. Beden dili, bence en güçlü dil. İnsanı nefessiz bırakabilir. Afrika’da yoksulluk ve açlık içinde kıvranan, her tarafında sinekler uçuşan bir çocuğun annesine; “Ne güzel bir bebek” demek için illa o dili bilmenize gerek yoktur. Gözlerine bakmanız ve o şefkati sunmanız yeterlidir. Bütün anneler birbirini o şefkat dolu gözlerden tanır. Aşık olduğunuz insana söyleyeceğiniz; binlerce kelimeden daha güçlüdür küçücük bir dokunuş, tensel bir temas. Hücreleriniz, karşı tarafın kanına karışır. Böyleyken işte Pina’nın filmi görsel anlamda zihnimde fırtınalar yaratıyor. Wim Wenders ortaya şahane bir şey koymuş. Tadından yenmez bir  boyutta.
                Sahnede devleşen oyuncular, müzikle bütünleşmiş figürler, bir belgesel film olmasına rağmen sanatsal tüm öğelerin içinde eritilmiş olması. Muhteşem! Fazlaca hüzün var, yüksek dozda dinamizm. Sıkmıyor, boğmuyor. Bir sonraki aşamayı merak ediyorsun. Kareografiler ve  sahne uyumu muhteşem. Dansçıların estetik vücud ve estetik hareketleri keza. Beni kendine aşık etti diyebilirim. Fakat tüm bunları ortaya koyan; o kadın ise, bir kez daha dünyaya  kadın olarak geldiğim için mutlu hissetmemi sağladı. Bir kadın duyarlılığı, hassasiyeti ancak böyle kusursuz ve estetik bir görseli ortaya koyabilirdi. Düşünceleri özgür bıraktıran kadın! Ne var ki erken kaybettiğimiz bu yetenekli kareograf ve dansçı yeterince değer bulamadan yitirdiklerimizden ve bu da her defasında yıkılmama neden oluyor. Öldükten sonra, o güzel insanların kıymetinin anlaşılması, en amiyane tabirle kör ölünce badem gözlü olur tabiriyle.
                Modern dansa yeni bir soluk ve tanımlama getirmiş, alışkın değilseniz yabancı gelebilir. Ancak muhteşem bir heyecan sunduğu kesin, 3 boyutlu olmasıda güzel bir artısı. Tensel temaslar, bakışlar, mimikler, nefes alış-verişler, kimi yerde kulakları sağır eden sessizliğe inat verilen duygu yoğunluğu. Dansçıların Pina hakkındaki görüşleri, kendi sesleri arka fondan yansıtılırken, onların yüzündeki o kusursuz Pina hayranlığı, sevgisi ve Pina’nın kelimelere sığmayacak ulviliği.
                Daha fazla yorum yapmak istemiyorum, fazlaca dağıttığım konuyu boşverin. İzlemediyseniz şayet, izleyin. Kelimelerin bazen ne kadar anlamsız olduğunu bir kez daha sorgulayalım sonrada.
Bu güzel bahar günlerine sığdırılacak, uzun ve lezzetli bir tat. Gözlerinizi kapatın ve o lezzetin tadına varın.

                                                                               Tüm sevgimle 

                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                

12 Nisan 2013 Cuma

Kimdi hayatımızın ilk aşk'ı?


İlk aşık olduğunuz insan kimdi?! Hatırlayanınız var mı? Ben hatırlıyorum, tüm ayrıntılarına varıncaya kadar hem de. O güzel yüzünü, gülüşünü, bakışını... Düşüncelerini... Mevsimi, güneşi, üstündekileri... O ana dair hatırlanabilecek her şeyi, zihnimin saklı köşelerinden çıkarıp, kenarları yıpranmış bir fotoğraf titizliğiyle izleyip, tekrar aynı özenle yerine kaldırıyorum. Tertemiz olduğum günlerimi özlüyorum anılarımı izledikçe... Boğazımda bir yumru, yutkunamıyorum. Sadece susarak özlüyorum...
Yağmur yağmıştı, güneş açmıştı ardından. Ilık bir Eylül öğleden sonrası. Yazın kavurucu sıcağından yeni yeni kurtulmaya başlamış doğa, toprak kokusu sarmış her yanı. Sonbaharın o yakıcı hüznü sarmış tabiat anayı... Renkler yavaş yavaş sarı, kahverengi, haki tonlarına dönüyor. Güneş daha da uzağa gitmiş sanki. Göçmen kuşların güzergahını izliyorum gökyüzünde. O zamanlar gökyüzüne bakardık ne garip...  O zamanlar her şey daha sıcak, daha samimiydi. O zamanlar teknoloji böyle hayatımıza müdahil olmamış,  kirletmemişti her şeyimizi. “Televizyon çocuğuyduk”, öyle derdi abim. Onların zamanında yokmuş, benim doğduğum yıl gelmiş eve televizyon, çünkü elektrik o zaman gelmiş benim yaşadığım coğrafyaya. Eskiler, şehirlere gidip gördüklerini gelip köylerinde heyecanla anlatırmış, anlatılanlar ise heycanla dinlenirmiş. Zihninde canlandıramadıkları şeyi betimlemek, -ahh ne zor bir eylem!- bir âmâ ’ya kırmızıyı anlatmak gibi... Vizyontele espirisi yapmak geliyor içimden şu an “peki Zeki Müren’de bizi görecek mi?” diye.. Radyo’yu anlatıyorlarmış mesela, içinde konuşan bir adam olduğunu... O zamanlardan bu zamanlara... Çokta eski bir nesil değilim hani, ama herşeyin çok hızlıca değiştiği bir çağa denk geldim. Ben bu çağın insanı değilim, bu kadar hızlı tüketmek her şeyi midemi bulandırıyor...
Küçücük bir dünyam vardı, tertemiz. Dünyadaki tüm insanlara sevgi besleyecek kadar, büyük bir kalp coğrafyam vardı. Duygusal bir çocuktum, sevecen, duyarlı, hassas, sorumluluk sahibi. Öyle anlatır anne-babam, kardeşlerim beni. “Bir yetişkinin iradesi vardı sende” derler. Kendi başına gidip oynayan, ailesini rahatsız etmeyen bir çocuk. Saygılı, nerede ne yapması gerektiğini bilen. (Öff tamam çok övdün kendimi!) Nedense büyürken yanıma almayı unutmuş gibiyim tüm bunları, pek çoğunu o yolda kaybetmişim. Yazık, çok yazık... Dünyayı o dört dağ içindeki, küçük ve sevimli köyümden ibaret sanıyordum. Kedi-köpek hastası bir çocuktum. Nerede bir kedi köpek bulsam, hoop evde biterdi onlar. Kızmazdı melek annem. Hayvanları o da çok severdi, hayvanlarda onu. Pek çok kez kedilerin annemle konuştuğuna şahit olmuşumdur. Kusursuz bir dil var aralarında, kimsenin anlamadığı, anlayamayacağı. Annem, bu dünyada tapındığım tek ibadet merkezim. Tanrı annemi yaratacak kadar mükemmel, kusursuz ve sevgi dolu ise eğer, aynı zamanda Dünya’daki tüm bu savaşları ve gaddarlıkları yaratacak kadar acımasız olamaz. Öyle bir muammada kaybolup gidiyorum işte...
O  ılık, yağmurdan sonrası öğlenin güzelliğinde, böğürtlen çalılarına gidip dadanıyorum. Pis boğaz ve meyve hastası olacağım o dönemden belli.4,5-5 yaşındayım daha. Cılız, çelimsiz bir çocuğum, pekte sevimli sayılmam hani. Kendi düş bahçesi içinde oynayan bir çocuk. Üst dallara uzanmaya çalışıyorum.  O muhteşem meyveleri alabilmek tek amacım. Üstüme başıma batıyor böğürtlen çalıları. Biraz daha zorlasam içine düşeceğim. Pes etmiyorum, en üst dallardaki, en güzel olanları almalıyım. Güneş gözümün içine giriyor, daha gür çıksın diye kısacık kesilmiş saçlarım alnıma düşüyor. Çabaladıkça daha fazla dolanıyor çalılar etrafıma, içine düşüyorum o dikenli sarmaşık çemberinin. Böğürtlen çalılarının dikenlerini, yılan dişine benzetirler, aynen öyledir. İnsanı esir aldı mı s*çtığının garantisidir. Öyle çaresiz kalıyorum, düştüğüm yerde. Derken bir gölge düşüyor üstüme, dev bir gölge. Belki de benim cılızlığım ve küçüklüğümle alakalı. Üstümü başımı ayıklayıp çıkarıyor beni o dikenli cehennemden. Bir taşa oturtup, bakıyor sağımda solumda derin bir çizik var mı diye. Canın acıyor mu diye soruyor. “Iıı ııhh, cık” diyorum. Utanıyorum... Hem öylesine güzel oluşundan, hem de çocuk aklımla düştüğüm rezil durumdan. En üst dallardaki böğürtlenleri topluyor. Arkasından izliyorum, kocaman bir adam, ama incecik. O kalıp bir gram yağ tutmamış. Saçları parlıyor, güneş ışığı değdikçe daha da bi renkleri değişiyor. Kestaneden sarıya çalıyor... Sonbahar gibi saçları da. Kocaman avuçlarında, bi dolu böğürtlenle geri dönüyor, uzun parmakları arasından minik avuçlarıma bırakıyor bir kısmını; “Ye bakalım şimdi, istediğin gibi” diyor. Önce utana sıkıla yemeye başlıyorum. Karşısındaki küçücük çocuğa kocaman bir insan muamelesi yapıyor. Sorular soruyor bana, muhabbet ediyor. Yaşıma iniyor, benim dilimde konuşuyor. Ben onun yaşında olmak istiyorum o an. O konuştukça utangaçlığım geçiyor. Yüzünün haritasını çıkarıyorum. Beynime kazıyorum sonra onu. Uzamış sakalları, açık kestane tonlarında. Arada tek tük kızıl sakalları var. Gözleri bal rengi, güneş değdiğinde hareler oluşuyor içinde. Baharda çimlerde oluşan çiğ taneleri var göz bebeklerinde, çocuk aklımla verdiğim cevaplara gülümserken, onlar dalga dalga yayılıyor içinde. Yorulmuş bir bedeni var, yorgun bir yüzü. Daha en fazla 23-24 yaşındadır o genç ve yorgun adam. Dünya’nın yükünü sırtlamış gibi, ağır bedeni. Kırk cepli yeleği var üzerinde yeşil tonlarında, haki gömleği var içinde ve altında yine haki pantolonu... Muntazam bir görüntüsü var, sessiz ve uzun uzun bakıyor uzaklara. Gülerken gözlerinin etrafında çizgiler oluşuyor. Soruyor “Nasıl bir dünya istersin büyüyünce?” diye... Onu yanıltmayacak cevaplar veriyorum, hoşuna gidiyor. Daha da seviyor beni. Son vurgunu yapıyorum, gitmeden yanımdan. Büyüyünce ne olmak istediğimi soruyor, insanlık için bu kadar güzel şeyler tasarlarken kafamdan geçen meslek nedir ki acaba?! Yarım yamalak bilgimle anlatıyorum olmak istediğim, yapmak istediğim mesleği. Bir fotoğraf makinesinden bahsediyorum ve insanlığı aydınlatacak fotoğraflar çekmek istediğimden. Savaşların ne kadar korkunç olduğunu herkes bilsin istiyorum diyorum. Duygulanıyor, dönüp bana bakıyor;  boşluğa dalan bal rengi gözleri. “Sen ne güzel bir çocuksun böyle!” diyor. “Ne güzel düşüncelerin var. Kim öğretti sana bunları, nereden biliyorsun bunca şeyi!?” diyor... Öyle güzel şeyler söylüyor ki, bir daha aynı etkiyi hiçbir yerde hiçbir erkeğin sesinde hissedemiyor bu kalp. “Ahh çocuk, ahh! Umarım herşey istediğin gibi olur. Kalbine iyi bak, onu kirletecekler büyüyünce. Zihnini koru, en önce onunla savaşacaklar” diyor. Biliyorum, hepsini o çocukluk aklımla biliyorum. Cebren ve hile ile zapt edilecek tüm bu benliğim mücbir sebepler tarafından. Onu korumalıyım... “Sohbetiniz çok tatlı küçük hanım!” diyor, ama gidecek daha çok yolum var. “Biraz daha toplayayım mı ister misin meyve?” diye soruyor. Teşekkür ediyorum... ve saçımı okşayıp, alnımı sevgiyle, şefkatle öpüp gidiyor... Arkasından bakıyorum, güneş tamda saçlarını aydınlatıyor yine. Vücudunun işkencelerle yıkılmış halini izliyorum, zayıf bedenini geniş omuzlarını, koca dere yatağını bir çırpıda atlıyor, arkasından kendisini izlediğimi bilir gibi, dönüp son kez bakıyor göz kırpıyor o çiğ damlasının dans ettiği gözleriyle. Karşımda uzayıp giden dik ve sarp yamaca tırmanıyor. Bedeni uzaklaştıkça ufalıyor giderek. Sonbaharda erken akşam olur bilirsiniz, güneş kızıl bir günbatımı hazırlamış. Gökyüzü bile isyan etmiş bu hale. O kızıl günbatımı içimi dolduruyor, ufukta kaybolan son noktaya kadar izliyorum. Ve yok oluyor, bir daha hiç görmemek üzere... Eve gidiyorum, heyecanla anlatıyorum olanları, bir abi geldi diyorum, bunları bunları yaptı. Böyle böyle bir adamdı. Kim olduğunu söylüyorlar, gerçek adını bilmiyoruz. Yalçın’mış adı. Kod adı gibi bir adam. Uğursuz bir geceye yatırıyoruz bedenlerimizi. Pekte uzak olmayan bir yerlerden silah sesleri yükseliyor. “Vurdular!” diyor anne sesi. Gençler ölüyor bu ülkedeki o manasız sistem yüzünden. Çocuk aklımla, savaş fotoğrafçılığını anlatmaya çalışıyorum, o abiye. “Sen ne güzel bir çocuksun diyor!” o tok sesiyle. Beynime kazıdığım o sesi duyuyorum,çirkin ruhumu aynadan izlerken şimdilerde. Dudaklarım titriyor ağlamamak için, zor tutuyorum kendimi. O sesi, o güzelliği bir daha göremeyeceğimi nereden bilebilirdim ki...! Öldü diyorlar, sabahında. O silah sesleri, dünkü çatışma... Yalçın abi bi daha olmayacak diyorlar. Çocuk aklım almıyor ölümü, bir daha olmamak, ne demek türkçesi... Hayal edemiyorum, dün gördüğüm adam nasıl olmaz bir daha. Son kez göreceğimi bilsem.. ne değişirdi ki gerçi. Değiştirebilir miydim tüm olanları, olmayanları!? Bugün ne kadar değiştirebiliyorum ki  var olanı...!
                Hayallerimin ardı sıra bakıyorum, sabaha uzanan gecelerimde. Elimde fincan, ışığı söndürüp geceyi fethediyorum. İki tane on yıl geçmiş üzerinden... Dile kolay! İlk aşık olduğum adamı bir çırpıda kaybedivermişim mesela. Ömrüm aynı adamı, başka bedenlerde aramakla geçmiş. O ses tonunu, o hüznü, o duyarlı kimliği, o canını bir hiç pahasına(!?), soysuz insan ırkı için  bir çırpıda seriveren, sırf tüm insanlar eşit olsun, biz çocuklar televizyonda izlediğimiz bize özendirilen hayatlara salya akıtarak, özlem duyarak değil de eşit ve hür bir şekilde yaşayalım idesiyle. Belkide "Ülkemdeki bütün çocuklar et yediğinde, ben de oturup rahatça yiyeceğim." anlayışıyla müsemma.
               Ne güzel bir aşkmış ki asla lanet okumuyorum, kader diye yutturulan insan eliyle yazılmış yazgımız dışında. Ne güzel bir aşkmış ki, sevebileceğim adamlarda onu arıyorum. Ancak kimse o olamıyor, ben ise kendim ve o gün ki o masum kız çocuğu... Belki ondan olsa gerek Rus romanlarından kaçmış gibi adamlarda buluyorum kendimi... Aynı adamlar tüm umudumu kırıyor, umut sözcüğüne olan güvenimi yitiriyorum.  Can havliyle sarılıyorum inad’a. Ruhumu yansıtıyor. Aramaktan vazgeçiyorum onu başka bedenlerde, bulamayacağımı biliyorum. Derinliğime saklanmış, iyi kalmış bir şeylere inad yüreğime iyi bakmaya çabalıyorum. Aşkı sorguluyorum çeyrek yüzyılı fetheden hayatımda. Onca ihtilal, onca devrim, onca yıkım boşuna olmasa gerek diyorum. İsimsiz ve hayali kahramanların toprağında çürütüyorum bu ömrü, sonra kendimi küllerimden en baştan yaratıyorum. 

6 Nisan 2013 Cumartesi

"Suç" ve "Ceza"


Sınav dönemim, okul hayatım, yurt hayatım derken bunalımlı bir hayatın içinde kendi bildiklerimi söyleyerek yaşamaya devam ediyorum. İçim daralıyor, bulaşık suyu gibi hava var dışarıda, baharın tüm güzelliğine inat. Gri şehir beni fenalaştırıyor o gün. Oysa beni bu şehre bağlayan, bu şehirde tutan, beni ben yapan bir şeyler var ismini koyamadığım. Pek çok arkadaşımın "ne var bu şehirde, nesini seviyorsun bu kadar" dediğinde... bilmem yersiz yurtsuzluğumun kayıp adresi burası belki de diyip hafif bi tebessümle başımı yere eğdiğim.
Bir haber alıyorum, fena bir haber hem de. Ölüm haberini alıyorum okuldan bir öğrencinin. İntihar etmiş hapishanede. Bir bakıyorum sesler birbirine karışıyor, herkes bir şeyler soruyor kimmiş, neymiş, neciymiş (hangi görüş) niye intihar etmiş, niye içerideymiş, doğruymuş, yanlışmış, haklıymış, haksızmış... offf bitmeyen ardı arkası kesilmeyen sorular ve uğultular içinde anlamını yitiren kelimeler... O sıra beynim o çocuğun ruhuna karışıyor, yanına gidiyorum intihar ederken, gözlerine bakıyorum, korkuyor... ama yaşamaktan. Sonunu görememekten, göz göze geliyoruz. Boynuna geçiriyor ipi ve tak diye vuruyor kendi idam sehpasına. Gözlerimin önünde önce çırpınan sonra boşlukta öyle asılı kalan hayali bir silüet olarak geri dönüyorum reel dünyaya “Hoca geellldi” diye bağıran bir sesle. Sınava giriyorum, kağıda ne yazsam ki diye düşünüyorum. İşte risk budur falan diyip,doğru diye öğretilen tüm yanlışları haykırıp, üniversitelerin bize ne kattığını sorgulayan o umarsız tavır içine mi girmeliyim tekrar.
Sahi ne katıyor bu üniversiteler bize. Diplomalı köleler yetiştirip, yüzlerce mezun veriyor her yıl. Bilincin, eğitim sistemindeki kademeli anlayışla elde edileceğini sanan, tezat ve zavallı düşüncenin kurbanı olmuşuz hepimiz. Master yapıyor diye, göbeğinin bizden bir adım önde olduğunu zannedenler var zira. Saygı, sevgi sözcüklerini gördüğü andan itibaren kendini ayrı bir “form’a” sokma ihtiyacı bu toplumdaki her bireyin en büyük hastalığıdır. İtaatkar bir nesil olmamızın nedeni de sanırım, tüm dayatmaların tatlı dille sokulmasından olabilir diye düşünüyorum?! Küçücük bir çocuğun bile bizden birkaç katman yüksek bilinç ve farkındalığa sahip olabileceğini eğitim sistemi öğretmiyor. Fakat bunu bilmek işimize gelmiyor, yoksa diplomalı kölelerini nereden temin edecekti sistem.
Hapishaneler ve şiddet yuvası üniversiteler... Bir tarafta haberlerde tanıklık ettiğimiz lise öğrencilerinin kendi aralarındaki kavgalar, bıçaklamalar, sözlü sataşmadan cinayete varan şiddetin bin bir türlü ve tehlikeli hali. Öğretmenlere yapılanlar, öğretmenlerin öğrencilere yaptıkları... Fiziksel ve psikolojik karşı güç savaşları resmen. Üniversitelere geçiyorum oradan; altını dolduramadığı ideolojisine körü körüne bağlı ne yaptığını dahi bilmeyen etiket çocukları. Tam bir lümpen hayatı pek çoğunun ki. Üzülüyorum, ben o kadar güzel insanlar tanıdım ki, bir sabah kalktığımda öldü diye haberini aldığım. Sadece beyaz atlarına binip gittiler güneşe. Ben hep öyle görmek istedim yada öyle teselli ettim kendimi.
Bu konular çok kapsamlı, öyle iki satır karalayıp üzerine geçilmesi hiç sağduyulu gelmiyor bana. Şiddeti, okulu, hapishaneyi, onların içine doldurulmak için eğitilen itaatkar kulları. Daha sonra üzerine uzun uzun yazmak istiyorum bu konuyla ilgili. Fakat şuna değinmeden geçemiyorum. Hapishaneler, “suç” ve “ceza” kavramı. Olmuş bitmiş bir fiilin ardından failin hapishaneye kapatılması veya ceza verilmesi ne fiili ortadan kaldıracak/düzeltecek ne de “suçun tekrarını” önleyecek veya caydıracaktır. (hapishane sayısı arttıkça “suç”un arttığı; hapishaneden çıkanların geri dönme olasılığının,  hapishaneye hiç girmemiş olanların olasılığından daha yüksek olduğu gibi veriler çoğaltılabilir.)
Suç ve ceza kavramları insanlık tarihi kadar eski bir kavram. Fakat hapishane kavramının ezelden beri olmadığını biliyoruz. Batı’da 18.yy sonu-19.yy başında ortaya çıktığını Michel Foucault sayesinde öğreniyorum. Hapishanelerden önce insan bedeninin her türlü işkenceye maruz kaldığını, ceza olarak işkencenin seyirlik bir olay olduğunu ve hapishanelerle birlikte ceza çektirmenin kapalı kapılar ardına taşınmasından kimilerinin  “üzüntü” duyduğunu, bedenlerini kapatmaya pek anlam verilemediğini -yine M. Foucault’dan- bilmekteyiz. Hapishane modern zamanların, modern bir kurumu olarak doğmuş bir kavram, ceza çektirme “mahremiyet” kazanıyor. Ne de olsa bireyin doğuşu da “modern zamanlarda”! İnsanları tek tek, “birey” olarak var kılacak, sonra da tek tipleştirecek kurumlar teker teker doğuyor, var olanlarda bu zihniyete eklemleniyor: Fabrika, kışla, yatılı okul, tımarhane, hapishane...
Hapishane öncelikle bir mekandır, mimari tasarım olarak bir binadır.Mümkünse şehir dışına yada şehir yerleşim yerlerinden uzağa inşa edilmiş, dev beton duvarlarla çevrili büyük yapılar. Bu dış yapı, “içeri”yi tamamen görünmez, hatta erişilmez ve işitilmez kılmaktadır. Yapının bu durumu ve binayı çevreleyen duvarların silik, renksiz devasalığı, toplumsal bir kurumu –görevliler dışındaki- hemen hemen her türlü denetimden tamamen koparmaktır. Cezalandırmayı esrarlı hale getiren şey, duvarların hem simgesel, hem de fiili varlığıdır.
Uçurtmayı Vurmasınlar’ı hatırlıyorum bu noktada İnci’yi, Barış’ı.”İnci, uçurtma ne demek?!” O küçücük avluyu, mazgal pencereleri. “Biraz daha ışık, lütfen biraz daha” diyenlere karşı bakın ne kadar alicenabız demek istercesine yapılmış mazgal pencereler, içeriye yivli... ışık daha fazla girsin ha! Nazım düşüyor aklıma... Bugün pazar bugün beni güneşe çıkardılar... Ya da Sabahattin Ali’nin duyduğu seslere hissettiği yitik özlemini anlattığı dışarıda deli dalgalar, gelir duvarları yalar, beni bu sesler oyalar,aldırma gönül aldırma...
O zaman ne yapmalı suç ve yaptırımı  ceza için... Önerisi olan var mı?! Sadece utopia’yalarda mı vardır temiz dünya, musmutlu insanlar. Bunu bir insan aklı yazıp, üretebilecek kapasiteye sahip iken, uygulamada neden devletler ve siyasi rejimleri buna izin vermez. Neden toplum kendi içinde katliamlar, aile içi şiddet, toplumsal şiddet, medya şiddeti, bireysel şiddet diye yığınla ayrılan bir sapkınlık içindedir. Gözü dönen baba neden cinnet getirip pompalı tüfekle tüm ailesini vurur. Barış gelini tüm Avrupa’yı beyaz gelinliğiyle gezip, cinsel anlamda aç kalmış Arap ve Orta Doğu kıyafeti giymiş  olan Türkiye’de, oryantalist kimliğiyle Pippa Bacha’yı yer yutar. Bunlar benim ülkemde olmuyor sadece, evet.Eyvallah! Şiddet neyse ki  sadece benim toplumuma özgü bir şey değil. Umut verici ha!
Şöyle bir şey var, adli suçlara karşı ne yalan söyleyeyim ben de hep “suç” gözüyle baktım. O kadar korkunç, çirkin şeyler yapıp hiç ceza almayan veyahut alıp affa uğrayan o kadar çok insan var ki. Çözüm bu mu olmalı! Toplumu daha da büyük bir şiddet fanusunun içine atmak mı?! Buna inat düşünce suçlularının tecrit ve müebbet hapisle yargılanması ne kadar doğrudur peki!?
Hapishaneye kapatılan önce bir mutlakiyetle karşı karşıyadır orası meşru. Toplumsallığın hiçbir türünde görülmeyen bir kapatılma ve birliktelik tüm yirmi dört saatleri, aynı insanlarla geçirme zorunluluğu. Sanırım bu başka yaşam tarzlarında yoktur. Hapishane dışında kimse bütün gününü aynı yerde ve aynı insanla geçirmek “zorun” da değildir. Burada “karar” başkalarına aittir. Ha bir de aynı mekandan başka bir mekana olası bir durumda “sevk edilme” ihtimali de çok yüksektir. İnsanı, insana tutsak etmek. Fakat daha da fena bir şey varsa o da tecrittir. Hücre sistemi... Kapalı bir mekan ve orada hapis olduğunu bilmek... kaç gün geçtiğini hesaplamak. Daralan ve uzayan zamanın tüm geometrik formlarını bir düzlemde izlemek...
Hapishane kavramı, şiddet; küfürle, bağırıp çağırmalarla, itip kalkmalar, zor kullanmalar, dayaklar, falakalar ve hatta ölümlerle başlamaz. Kapatılmanın ta kendisidir şiddet. Bina, beton duvarlar, demir kapılar, parmaklıklar, kilitler, hücreler, özel görevliler... Hapishane, toplumsal sistemden gelip sisteme yani ait olduğu yere doğru giden ve geri dönen ( bi nevi bumerang gibi)  şiddetin uğrak yeridir; yoğunlaştığı, biriktiği, toplandığı havuzdur. Hizaya getirme gücünün ritüelidir.
Dediğim gibi muhakkak yazılacak, söylenecek, eklenecek çok şey var. Şurada iki satır yazıp bu sorunu kendi yetim aklımla çözemem. Fakat bildiğim tek bir şey varsa “hapis” ve “hane” yani tutuklunun evi olan o mekanın, rasyonel ve mantıksal amacı “ıslah etme”, “topluma kazandırma” mantığını gütmediğidir.
Bir yerlerde tıka-basa içimize “köşeyi dönme” bir başkasının üzerine basarak ilerleme mantığı öğretilirken, diğer tarafta değer yargıları ve bu hayatta neden var olduğunu sorgulayan amaçlı insanlar varken... ringin diğer köşesinde ise beyni incir çekirdeğini doldurmayacak bir güruhun saçma salak kaygıları ile dolu ve her şey bir gongg sesine kalmışken, hapishaneler hiç ama hiç temiz bir kurum değil... Ölüme davetiye çıkaran bir kurum olduğunu ise bir kez daha teyit etti sağ olsun gencecik bir bedeni yiyip yutarken.
Zamanında bir yerlerde okumuştum, yarım yamalak hatırladığım sözde diyordu ki “Normal şartlarda, evlatlar gömer anne-babalarını toprağa. Savaş zamanı ise anne-babalar gömer biricik evlatlarını toprağa.” Ne bitmez, ne görünmez bir savaştır ki hiç sonu gelmiyor ve anne babalar hep canlarının yarısını toprağa yatırıyor...

2 Nisan 2013 Salı

"Âkil" ve "Âkıl" insanlar



Bu sabah radyo dinlerken bir kez daha aklıma takıldı, değinmek  istedim. Aslında pek çok kez televizyonda sevdiğimiz spikerlerin ağzından duyduğumuz;  yine gazetelerde  yazılarını keyifle okuduğumuz yazarlarında düştüğü ufak; ama önemli bir dil hatası. En çok da Ece’de gözüme batıyor, sevdiğim bir kalem Ece Temelkuran. Hemcinsi olarak hayranlık duyuyorum kendisine. Arapça eğitimi almış, Tunus’ta yaşayan biri olarak düşmemesi gereken bir hata.
                Nedir benim kendimce bu kadar büyüttüğüm bu kelime hatası peki!  Âkil” ve  “Âkıl” kelimeleri . Arapça’da ism-i fâ’il (etken ortaç), ism-i mef’ûl (edilgen ortaç) olma durumu vardır. Bu da kelimenin kökenini incelememizi gerektirir. Âkil kelimesi ekele (yemek) fiilinden, (yani ism-i fâ’ilden ) gelip; “yiyen” anlamı taşırken, ‘âkıl kelimesi (âkl’dan gelir, ism-i fâ’il) akıllı demektir.
            Basit gibi duran; ama söylendiğinde anlam kargaşasına neden olacak bir dil hatası. “Âkil adamlar toplandı!” Zaten biz de ancak yemek yiyen adamlar toplanır, ‘âkıl adamların toplandığı nerede görülmüş!

Algılarımız kusursuz, tüm mesele bu!?


Sanatla uğraşan insanların hep genelden farklı bir algıya sahip olması gerektiğini düşünmüşümdür. Bilmem yanılıyor muyum? Hayata herkesten farklı bakmalı, hayatı herkesten farklı yorumlamalı,  beş duyu organı ile algıladıklarını herkesten farklı sunmalı ki bu insanlar, geri kalanlar ilham alabilsinler yolunu aydınlatacak ışığı kendine bir iz, bir yol olarak seçebilsinler. Günümüzde tavernada şarkı söyleyenler dahi kendini "sanatçı" olarak tanımladıkları için, aslında iki kere düşünmem gerekti bu kelimeyi seçerken. Sanat nedir? Sanatçı kimdir? Bilim nedir? Bilim insanı kimdir? Sorular uzar gider. Alt başlıklar açılıp uzun uzun üzerine yazılacak  bir konudur kendileri belki de; ama ben şu an onu yapmayacağım. Konuyu böyle bir girizgah ile açmam, tamamen farklı nedenlere dayanıyor. İster plastik sanatlar olsun, ister fonetik, ister ritmik sanatlar hepsi de toplumun içindeki dinamiği baz alıp harekete geçmiştir. Aksi düşünülemez diye düşünüyorum. Toplumun anlamadığı, ağzını açıp “bu nedir ki” diye baktığına sanat diye bakmak, bilmem ne kadar doğrudur. Belki burada da sanat, sanat için midir?/ toplum için midir  sorusu gün yüzüne çıkar. Fakat niyetim kafa bulandırmak değil. Sanatçı toplumun ruhunu analiz edebilmeli. Toplumun beyninden, bireyin kalbine akabilmeli.                                 
Max Beckmann, Hitler dönemindeki dejenerasyonu ,ekspresyonizm ile eserlerine çok vurucu bir şekilde yansıtmıştır. Savaşın tüm o kirli yüzünü gizlememiştir resimlerinde, buhranı anlarsınız. Kaçmak istersiniz bir an önce o ortamdan. Kirchner, Noilde... eserleri duygusal etki kuramını tıka-basa size verir. Bu ressamları Hitler yanına, yandaşı olarak almıştır oysa ki. Kendini böfböflesinler mantığıyla. Bakın ben iyi bir şeyler yapıyorum, Aryan ırkımı, kendi üstün ırkımı yaratıyorum alt benliği ile. Fakat bir bakıyor, yanındaki adamlar, yani sanatçılar, tüm bu yaşananlara kör, sağır, dilsiz kalamamışlar. Bir tepki verme gereği hissetmişler. Ve Hitler’in çıldırış anıdır bu! Hatta Otto Dix’i (profesördür kendileri aynı zamanda) 5 kere cepheye, en ön saflara, siperlere yolluyor, ölsün kurtulayım diye; ancak adam inatçı Azrail’le anlaşma yapmış, ölmüyor ısrarla cephede.
Peki sanat eleştirmenleri kimdir? Bir de futbol eleştirmenleri var, ikisine de tahammülüm yok. Aynı şey mi? Değil elbette; fakat üretmeden, emek sarf etmeden, oturduğu yerden acımasız yorumlarını sanki her şeyin en mükemmelini onlar biliyormuş gibi saydırıyorlarsa, kusura bakmasın kimse daha iyisini biliyorsanız,yapabiliyorsanız buyurun yapın. Belki içinde bulunduğum meslek grubunun bi neferi olarak çevremde fazlasıyla bulunduğu için böyle tiplerden, içten içe bi bulantı yaşıyorum bu duruma karşı.
Bizim memleketimizde iki şey genel olarak çok iyi yapılıyor:
1-      Masa başında devlet kurma-devlet yıkma; her konuya muktedir olma.
2-      Şiir yazmak.
Ülkemizde bu ikisini herkes çok iyi, çok güzel yapar. Herkes her şeyden şikayetçidir. Yoğunluğu genç nesil olmak üzere, herkes facebookda, twitterda ciddi ciddi birer vatansever, milliyetçi halk kahramanıdır. Meydanlara indiğimde daha birine rastlamadım hani. Sosyal medyada atıp-tutmayan tüm arkadaşlarım ise saflarda yanımda yer almışlardır. Böyle de bir ters orantı.
Gelelim neden bu kadar lafı dolandırıp, uzun bir giriş kısmı tutmamın nedenine. Sanatçı dedim, sanatçı ruhu taşımaktan bahsettim. Çıtı-pıtı, gayet sevimli bi kızdır C. Sanatla gayet içli-dışlı. Piyano eğitimi almış, ablası ressam. Türkiye standartlarına göre oldukça elit ve eğitimli kalıyor yani. Ancak bunların kendi toplumunu anlamak konusunda ne kadar yeterli olduğunu soruyorum sürekli kendime. İdeolojik fikirlerimizi tartışmadığımız sürece sevdiğim, değer verdiğim bu arkadaşımla yolda gidiyorduk geçen haftalardan birgün. PKK silah bırakmış diye gazeteler, haberler, sosyal medya bangır bangır. Elbette vatansever Türk halkı olarak söyleyecek çok sözümüz var bu konu ile ilgili. Ufak-tefek sevimli arkadaşım açtı konuyu. Hafta sonu, herkes it ayağını yemiş gibi dışarıda, kalabalıklar içinden kendimize yer açıp yürümeye çalışıyoruz, bir yandan da can kulağıyla dinliyorum, kaçırmamaya çalışıyorum söylediklerini. Kürtleri ezmeye başlıyor, aşağılıyorda aşağılıyor. Sözünü arada kesip, “ canım bunlar çok ağır ithamlar, sende böyle düşünüyorsan, toplumdaki diğer geri kafalılara ne diyebilirim ki”. Üslubu sertleşiyor; “Ne dememi bekliyorsun ki, nefret ediyorum, bazen ülkücülere hak veriyorum gebertsinler hepsini! Pislikler! Sevmiyorlarsa bu ülkeyi siktirsin gitsinler” diye bağlıyor en son cümleyi. Duyduklarım karşısında içim sızlıyor, fakat son cümleden sonra söyleyebilecek hiçbir şeyim kalmıyor. O da böyle düşünüyorsa, bir halkı sırf sistemin yanlışlıkları yüzünden böyle kolayca tutup atabiliyorsa, ölümü dahi “gebermekle” tabir edebiliyorsa... Bu cümleyi kurduktan sonra seninle neyi tartışabilirim ki artık C. diyorum.  Ve tüm ağır ithamlı konuşmalarına rağmen susuyorum. Yol uzadıkça uzuyor, C. ise susmak bilmiyor. İçindeki kini salyalı ağzıyla daha da hararetle tartışıyor, tek taraflı.
İçimde fırtınalar kopuyor o an. Kinine dehşetle bakıyorum. Ürkütüyor, insanların içindeki tıka-basa nefret boğacak birgün kendilerini haberleri yok. O an tekrar dinleri, ırkları, kimlikleri, dilleri, renkleri... insanı ayırmaya dair üretilmiş tüm saçmalıkları düşünüyorum. Buna alet olan, düşünme özürlü zavallıları. İnsan olma erdeminden yoksun kalmış olanlara acıyorum bir kez daha. Bunları benimle tartışan kişi, gayet de entelektüel birikimi olan, zekice bir kız. Bu kadar mı sağduyulu(?!), bu kadar mı hoşgörüye (?!) sahip yani.
                Öncelikle milliyetçiliğin her türlüsüne karşıyım, nerede ve nasıl olursa olsun. Evet, benim hiçbir topluma ve ırk’a ait olmayan evrensel bir kimliğim var. Dinim yok benim, mezhebim, rengim,dilim, ırkım... beni ötekileştirecek tüm yaftalamalardan uzak yaşıyorum. Hatta yeri geliyor bi memleketim, bir cinsiyetim  bile olmuyor.  Kökenime indiğinizde benimle laf dalaşına giren ya da orada burada salyalı ağızlarla milliyetçilik yapan, pek çok kişiden çok daha saf Türk  bir kimliğim var, bozulmamış. Ama benim bu dünyada kendime biçtiğim görev bu değil. İnsanları ötekileştirmek, savaşlara davetiye çıkarmak! Yanındakinin arkadaşı olduğunu unutup, sırf beynine zerk edilen misyonerlikle kendini görevlendirilmiş hissedip, acımasızca öç alma duygusu güden, Doğu’lu kimliğimi deşeleyip, altında  yatan bir Kürt kimliği aramakla kendini hasıl gören  bu insana diyecek nasıl bir cevabım olabilir ki?! İnsanlara etnik kimliğini sorgulatma ihtiyacı duymak mı çözüm, her açıklamada “Ben kürt değilim; ama sizin tutumunuz da kanımın çekilmesine yetiyor.” demem mi gerekiyor illa.
            Derken, bize eklenecek diğer arkadaşlarımızla kararlaştırdığımız noktaya geliyoruz ve beklemeye başlıyoruz. Kafamda hala düşünceler, susuyorum. Israrla “Değil mi; ama haksız mıyım?!” diye söylediklerini onaylattırma ihtiyacı duyuyor. Aynı fikriyata sahip olmadığımı bile bile. Suskunluğumu “ben söyleyeceğimi söyledim, olaya böyle bakan biriyle artık neyi tartışabilirim, bana tartışacak bir şey bırakmadın ki!” Susuyorum tekrar. Diretiyor, “Hayır, tartışacaksın, çünkü adamların haklı bir yanları yok.” Dayanamıyorum artık, bütün doğruları ben bilirim, en iyisini ben bilirim halinden, fenalar basıyor. Etrafımızdan akıp giden kalabalığa, çevremizde eş-dost ya da  elinde çiçekle sevgili bekleyen insanlara rağmen açıp, ağzımı yumuyorum gözümü deyim yerindeyse. “C., diyorum, senin bu ülkenin geçmişinden, en azından şöyle 80 yıllık tarihinden haberin var mı? Öyle oturup eşek yüküyle okuduğun taraflı yazarların kitaplarından bahsetmiyorum. Sen ki kendini aydın olarak tanımlıyorsun, aydın-elit bir aileden geldiğinden bahsediyorsun, sen de böyle düşünüyor, algılıyorsan, vay bu ülkenin haline! Sen hiç oturup iki satır, 94’te evlerinden sürgün edilmiş, kimliğinde Doğu veya Güneydoğu’dan herhangi bir ilin adı yazıyor diye dışlanan insanlarla muhabbet  ettin mi?! Ölümüne  bir kaç yıl belki kalmış yaşlı-başlı teyzelerin, amcaların  memleket hasretiyle o kalabalık şehirlerde nasıl çürüdüğünü gördün mü hiç, ağıtlarını duydun mu peki? Gençlerin nasıl asimile olduğunu ve bunun aynı zamanda  bir devlet politikası olduğunu biliyor musun? Evet, adamlar her şeyiyle haklıdır ben de demiyorum; bu onları her noktada savunduğum anlamına gelmez. Ama şu var, sana şurada bir tokat atsam, bana öteki yanağını mı çevirirsin? Hiç sanmıyorum, hele ki son söylemlerinden sonra. O nefret içinde bir yerlerde büyür. Bu ülke, iktidarların saçma salak rejimleriyle becerilmiş. Atatürk kelimesi dahi kimliklere bölünmüş, ikircikli bir halde. İçindeki Türk kelimesinden olsa gerek, milliyetçi- sağ kanat Atatürkçü diye savunurken görüşlerini, sol kanat Kemalizm adı altında savunuyor görüşlerini. Neden acaba! Nüanslara takılıp kalmış her şey. Bana PKK ,terör örgütü diyorsun, eyvallah, amenna. Peki  bu ülkenin geçmişinin, en azından cumhuriyet döneminden bugüne çok mu temiz olduğunu sanıyorsun. Onlar daha mı az terörist. Hadi Kürtler isyan etti, örgüt kurdu ülkeyi tehdit etti, militarist kimliğiniz kabardı, sonuç bu oldu. Peki ya Aleviler ne yaptı, onları niye öldürdünüz. Sivas’ta niye yaktınız? Maraş’ta niye evleri işaretlediniz? Sadece Alevi evlerini! Çoluk çocuk demeden neden öldürdünüz? Hadi o terör örgütü, bu durumda siz ne oluyorsunuz? Devlet terörü değil mi? Yanlışsam düzelt lütfen, ama ricam elini vicdanına koyarak düzelt. Yıllarca sol-sağ, alevi-sünni, kürt-türk diye birbirine kırdırılan bir milletiz. Üzerine her gün her yerde bıdbıd konuşuyor insanlar. Hepimiz vatanseveriz değil mi bu şekilde konuşup, kin kusunca. Benim senden daha az öfke kusmam bu ülkeyi sevmediğim anlamına mı gelir. Tek yaptığım empati kurmak, önce karşımdakini anlamaya çalışmak. Sonra okurum o kalın kalın kafa ütüleyen kitapları. Tarih bir insanın bilinçaltında yatan acılardan başlıyor. Şiddet tohumunu bir çocuğun yüreğine ekersen, karşılığında sana gül uzatmasını bekleme. Ben çok sıkıldım artık bu tartışmalardan, sığ konulardan. Biz sadece büyük büyük laflar ettiğimizi zannediyoruz, olan o annelere, ailelerine oluyor.İçi yananda, eksilende onlar. Ateş düştüğü yeri yakıyor.  “Siz” diye konuşurken de savunduğun şeyleri kastettim. Seni üzmek, kırmak için söylemedim bunları!  Sadece içindeki kine dikkat et, fazlası seni boğabilir.” diyip; yüksek sesle başladığım konuşmamı, ses tonumu düşürerek bitirdim. Gözlerimden ateş çıkıyordu en başta, çevremdeki insanlarda fark etmiş olmalı ki bir kaç adım geriye çekilmişlerdi. Derin bir sessizliğin ardından, telefonuma gelen mesajla irkildim, gelmişler metrodan çıkıyorlarmış diye C.’yi de bilgilendirdim. Kırık ve eksik bir tebessümle baktık birbirimize. Sonrasında yine normal muhabbetimize devam ettik, fakat ne yalan söyleyeyim kalbim buz gibi ve bin  parçaydı.
                Biliyorum ki her seçim öncesi atıp-tutan onca insan, seçim sonrası hezeyana uğruyor sonuçları görünce, yine başa sarmayacağım. Ülkemin güzel insanlarına değinmeyeceğim. Kimseyi ezmeyeceğim, çünkü bu can sıkan olaydan sonra kimseye diyecek sözüm kalmadı. Aydın olmaktan, aydınlatmaktan. Akşam kuşağında politik konular tartışan, hepsi aynı ses tonu, hepsi aynı kafa yapısı bi grup gazeteci, sosyolog, bilmem hangi üniversitenin akademik ünvanlı  kişilerinin oturup saatlerce aynı konuyu, kulağını bi orasından, bi burasından tutup, bildiğimiz konuları dolandırıp anlatan abiler, amcalar gibi kafa **kmek değil derdim. Onlar da aydın güya! Kim hani nerde, mücadele nerde, mücadeleyi geçtim karşı tarafı dinleme- anlama nerede. Hepsi söz birliği yapmış gibi, çok iyi niyetli çok temiz insanlar, sonra halkım koyun. Halkım koyun falan değil, elini taşın altına koymaya mecalleri yok. O kadar çok bedel ödemiş bir toplumuz ki, şu’cusu bu’cusunu geçin! Hikaye onlar. Hepimiz bi kere en sevdiğimiz, en değer verdiğimiz yerimizden yaralanmışız.
                Daha ilkokul 2’deyim. Okul dağılmış heyecanla evlere koşturuyoruz. Sınıf arkadaşlarımdan ikisi; “Annelerimizin başını açacaklarmış!” diye endişe içindeler. Kim verdi onlara bu korkuyu, neydi onları bu şekilde tedirgin olmaya sevk eden. Hangi mahalle baskısı, hangi otorite. Yıllarca militarist bir devlet olan T.C de birgün Atatürkçü-demokrat ailelerin “Cumhuriyet, Cumhuriyet” diye sokağa döküleceği aklınıza gelir miydi? Biber gazı yiyecekleri?!  Uzak örnekler değil bunlar.  Daha dün olan şeyler. Koyun muyuz peki? Asla, sadece bedel ödemekten korkuyoruz. Kim var ki bu ülkede (dikkat: koyun olarak tabir edilen halktan bahsediyorum)  ailesinden birileri bi şekilde siyasi bir olaydan göz altına alınmamış –hapis yatmış demiyorum illa-, korkutulmamış, tehdit edilmemiş bir şekilde. Amcası, dayısı, teyzesi, halası, abisi, ablası, babası, annesi veya çevresinden herhangi bi yakını... Şahsen benim var.
                Toplumdaki dejenerasyon çocuklara ve kadınlara yansıyor en çok. Totaliter bir rejimden otokrasiye doğru gidiyor her şey, ee hadi hayırlısı. Ellere dikkat edin, totaliter rejimlerde eller hep ön plandadır. Hitler ve ressamlarına bir kez daha değinmek istiyorum burada. Siz de fotoğraf görsellerine iyi bi bakın derim. Şu an var olan liderlerin ellerine...!
                 Her akşam televizyonda ağlayan bi bakan görmekten, uysal uysal ve çok mantıklı bir şekilde “Çöpe attığınız ekmeklerle kaç aç Afrika ülkesinin” doyacağını söyleyen sevgili başbakanımızı bazen ben bile hayranlıkla dinliyorum. Adam haklı diyorum. Sonra ufak bi şimşek çakıyor beynimde  bu adam değil mi gemicikleri, villacıkları şu’cukları, bu’cukları olan. Kime ne diyor ki bu şimdi. Hangi Afrika ülkesinden, hangi açtan bahsediyor, bu ülkede kaç milyon işsiz var haberi var mı, resmi rakamlardan bahsetmiyorum, onlarla hiç aram olmadı.
Olsun yine de iyi insanlar var bu toplumda, iyi şeyler yapmak isteyen. Umut değil, inat ederek başarılacak bir mevzu bu artık. Çevremizde çoğu insan görev aldığında düşünmeden bir şeyleri değiştirmeye yelteniyor, çünkü kendini gösterme ve kanıtlama ihtiyacı duyuyor. Ben de buna gerek yok diyorum. Bilincin rengi “enerjisi”  içinde bulunduğumuz farkındalığı gösteriyor. Gereksiz hareket otokrasiyi doğurur! Otokrasi karşıt anarşizme yol açar. Son alarak diyeceğim . Ben bu ülkeyi çok seviyorum. Her seçim sonrası “ee biz de gidelim artık bari bu ülkeden” deme zorunluluğu içinde olan güruha katılmak istemiyorum. Bu ülkeden başka hiçbir yerde nefes alabileceğimi, yaşayabileceğimi zannetmiyorum. Yeni nesil gibi sürekli ilk fırsatta topukları yağlayıp en rahat ülkeye gitmek değil kaygım. -Olanlara da lafım yok, o ayrı konu!- Propaganda yapmak, galeyana getirmek de değil derdim; sadece doğaya çıkarken daha dikkatli inceleyin! İtaat etmeyi öğrenmek için değil. Dengenin kusursuz bir şekilde varlığını görmek ve insan ırkının o kusursuz dengedeki, dengesizliğini görmek için.