12 Nisan 2013 Cuma

Kimdi hayatımızın ilk aşk'ı?


İlk aşık olduğunuz insan kimdi?! Hatırlayanınız var mı? Ben hatırlıyorum, tüm ayrıntılarına varıncaya kadar hem de. O güzel yüzünü, gülüşünü, bakışını... Düşüncelerini... Mevsimi, güneşi, üstündekileri... O ana dair hatırlanabilecek her şeyi, zihnimin saklı köşelerinden çıkarıp, kenarları yıpranmış bir fotoğraf titizliğiyle izleyip, tekrar aynı özenle yerine kaldırıyorum. Tertemiz olduğum günlerimi özlüyorum anılarımı izledikçe... Boğazımda bir yumru, yutkunamıyorum. Sadece susarak özlüyorum...
Yağmur yağmıştı, güneş açmıştı ardından. Ilık bir Eylül öğleden sonrası. Yazın kavurucu sıcağından yeni yeni kurtulmaya başlamış doğa, toprak kokusu sarmış her yanı. Sonbaharın o yakıcı hüznü sarmış tabiat anayı... Renkler yavaş yavaş sarı, kahverengi, haki tonlarına dönüyor. Güneş daha da uzağa gitmiş sanki. Göçmen kuşların güzergahını izliyorum gökyüzünde. O zamanlar gökyüzüne bakardık ne garip...  O zamanlar her şey daha sıcak, daha samimiydi. O zamanlar teknoloji böyle hayatımıza müdahil olmamış,  kirletmemişti her şeyimizi. “Televizyon çocuğuyduk”, öyle derdi abim. Onların zamanında yokmuş, benim doğduğum yıl gelmiş eve televizyon, çünkü elektrik o zaman gelmiş benim yaşadığım coğrafyaya. Eskiler, şehirlere gidip gördüklerini gelip köylerinde heyecanla anlatırmış, anlatılanlar ise heycanla dinlenirmiş. Zihninde canlandıramadıkları şeyi betimlemek, -ahh ne zor bir eylem!- bir âmâ ’ya kırmızıyı anlatmak gibi... Vizyontele espirisi yapmak geliyor içimden şu an “peki Zeki Müren’de bizi görecek mi?” diye.. Radyo’yu anlatıyorlarmış mesela, içinde konuşan bir adam olduğunu... O zamanlardan bu zamanlara... Çokta eski bir nesil değilim hani, ama herşeyin çok hızlıca değiştiği bir çağa denk geldim. Ben bu çağın insanı değilim, bu kadar hızlı tüketmek her şeyi midemi bulandırıyor...
Küçücük bir dünyam vardı, tertemiz. Dünyadaki tüm insanlara sevgi besleyecek kadar, büyük bir kalp coğrafyam vardı. Duygusal bir çocuktum, sevecen, duyarlı, hassas, sorumluluk sahibi. Öyle anlatır anne-babam, kardeşlerim beni. “Bir yetişkinin iradesi vardı sende” derler. Kendi başına gidip oynayan, ailesini rahatsız etmeyen bir çocuk. Saygılı, nerede ne yapması gerektiğini bilen. (Öff tamam çok övdün kendimi!) Nedense büyürken yanıma almayı unutmuş gibiyim tüm bunları, pek çoğunu o yolda kaybetmişim. Yazık, çok yazık... Dünyayı o dört dağ içindeki, küçük ve sevimli köyümden ibaret sanıyordum. Kedi-köpek hastası bir çocuktum. Nerede bir kedi köpek bulsam, hoop evde biterdi onlar. Kızmazdı melek annem. Hayvanları o da çok severdi, hayvanlarda onu. Pek çok kez kedilerin annemle konuştuğuna şahit olmuşumdur. Kusursuz bir dil var aralarında, kimsenin anlamadığı, anlayamayacağı. Annem, bu dünyada tapındığım tek ibadet merkezim. Tanrı annemi yaratacak kadar mükemmel, kusursuz ve sevgi dolu ise eğer, aynı zamanda Dünya’daki tüm bu savaşları ve gaddarlıkları yaratacak kadar acımasız olamaz. Öyle bir muammada kaybolup gidiyorum işte...
O  ılık, yağmurdan sonrası öğlenin güzelliğinde, böğürtlen çalılarına gidip dadanıyorum. Pis boğaz ve meyve hastası olacağım o dönemden belli.4,5-5 yaşındayım daha. Cılız, çelimsiz bir çocuğum, pekte sevimli sayılmam hani. Kendi düş bahçesi içinde oynayan bir çocuk. Üst dallara uzanmaya çalışıyorum.  O muhteşem meyveleri alabilmek tek amacım. Üstüme başıma batıyor böğürtlen çalıları. Biraz daha zorlasam içine düşeceğim. Pes etmiyorum, en üst dallardaki, en güzel olanları almalıyım. Güneş gözümün içine giriyor, daha gür çıksın diye kısacık kesilmiş saçlarım alnıma düşüyor. Çabaladıkça daha fazla dolanıyor çalılar etrafıma, içine düşüyorum o dikenli sarmaşık çemberinin. Böğürtlen çalılarının dikenlerini, yılan dişine benzetirler, aynen öyledir. İnsanı esir aldı mı s*çtığının garantisidir. Öyle çaresiz kalıyorum, düştüğüm yerde. Derken bir gölge düşüyor üstüme, dev bir gölge. Belki de benim cılızlığım ve küçüklüğümle alakalı. Üstümü başımı ayıklayıp çıkarıyor beni o dikenli cehennemden. Bir taşa oturtup, bakıyor sağımda solumda derin bir çizik var mı diye. Canın acıyor mu diye soruyor. “Iıı ııhh, cık” diyorum. Utanıyorum... Hem öylesine güzel oluşundan, hem de çocuk aklımla düştüğüm rezil durumdan. En üst dallardaki böğürtlenleri topluyor. Arkasından izliyorum, kocaman bir adam, ama incecik. O kalıp bir gram yağ tutmamış. Saçları parlıyor, güneş ışığı değdikçe daha da bi renkleri değişiyor. Kestaneden sarıya çalıyor... Sonbahar gibi saçları da. Kocaman avuçlarında, bi dolu böğürtlenle geri dönüyor, uzun parmakları arasından minik avuçlarıma bırakıyor bir kısmını; “Ye bakalım şimdi, istediğin gibi” diyor. Önce utana sıkıla yemeye başlıyorum. Karşısındaki küçücük çocuğa kocaman bir insan muamelesi yapıyor. Sorular soruyor bana, muhabbet ediyor. Yaşıma iniyor, benim dilimde konuşuyor. Ben onun yaşında olmak istiyorum o an. O konuştukça utangaçlığım geçiyor. Yüzünün haritasını çıkarıyorum. Beynime kazıyorum sonra onu. Uzamış sakalları, açık kestane tonlarında. Arada tek tük kızıl sakalları var. Gözleri bal rengi, güneş değdiğinde hareler oluşuyor içinde. Baharda çimlerde oluşan çiğ taneleri var göz bebeklerinde, çocuk aklımla verdiğim cevaplara gülümserken, onlar dalga dalga yayılıyor içinde. Yorulmuş bir bedeni var, yorgun bir yüzü. Daha en fazla 23-24 yaşındadır o genç ve yorgun adam. Dünya’nın yükünü sırtlamış gibi, ağır bedeni. Kırk cepli yeleği var üzerinde yeşil tonlarında, haki gömleği var içinde ve altında yine haki pantolonu... Muntazam bir görüntüsü var, sessiz ve uzun uzun bakıyor uzaklara. Gülerken gözlerinin etrafında çizgiler oluşuyor. Soruyor “Nasıl bir dünya istersin büyüyünce?” diye... Onu yanıltmayacak cevaplar veriyorum, hoşuna gidiyor. Daha da seviyor beni. Son vurgunu yapıyorum, gitmeden yanımdan. Büyüyünce ne olmak istediğimi soruyor, insanlık için bu kadar güzel şeyler tasarlarken kafamdan geçen meslek nedir ki acaba?! Yarım yamalak bilgimle anlatıyorum olmak istediğim, yapmak istediğim mesleği. Bir fotoğraf makinesinden bahsediyorum ve insanlığı aydınlatacak fotoğraflar çekmek istediğimden. Savaşların ne kadar korkunç olduğunu herkes bilsin istiyorum diyorum. Duygulanıyor, dönüp bana bakıyor;  boşluğa dalan bal rengi gözleri. “Sen ne güzel bir çocuksun böyle!” diyor. “Ne güzel düşüncelerin var. Kim öğretti sana bunları, nereden biliyorsun bunca şeyi!?” diyor... Öyle güzel şeyler söylüyor ki, bir daha aynı etkiyi hiçbir yerde hiçbir erkeğin sesinde hissedemiyor bu kalp. “Ahh çocuk, ahh! Umarım herşey istediğin gibi olur. Kalbine iyi bak, onu kirletecekler büyüyünce. Zihnini koru, en önce onunla savaşacaklar” diyor. Biliyorum, hepsini o çocukluk aklımla biliyorum. Cebren ve hile ile zapt edilecek tüm bu benliğim mücbir sebepler tarafından. Onu korumalıyım... “Sohbetiniz çok tatlı küçük hanım!” diyor, ama gidecek daha çok yolum var. “Biraz daha toplayayım mı ister misin meyve?” diye soruyor. Teşekkür ediyorum... ve saçımı okşayıp, alnımı sevgiyle, şefkatle öpüp gidiyor... Arkasından bakıyorum, güneş tamda saçlarını aydınlatıyor yine. Vücudunun işkencelerle yıkılmış halini izliyorum, zayıf bedenini geniş omuzlarını, koca dere yatağını bir çırpıda atlıyor, arkasından kendisini izlediğimi bilir gibi, dönüp son kez bakıyor göz kırpıyor o çiğ damlasının dans ettiği gözleriyle. Karşımda uzayıp giden dik ve sarp yamaca tırmanıyor. Bedeni uzaklaştıkça ufalıyor giderek. Sonbaharda erken akşam olur bilirsiniz, güneş kızıl bir günbatımı hazırlamış. Gökyüzü bile isyan etmiş bu hale. O kızıl günbatımı içimi dolduruyor, ufukta kaybolan son noktaya kadar izliyorum. Ve yok oluyor, bir daha hiç görmemek üzere... Eve gidiyorum, heyecanla anlatıyorum olanları, bir abi geldi diyorum, bunları bunları yaptı. Böyle böyle bir adamdı. Kim olduğunu söylüyorlar, gerçek adını bilmiyoruz. Yalçın’mış adı. Kod adı gibi bir adam. Uğursuz bir geceye yatırıyoruz bedenlerimizi. Pekte uzak olmayan bir yerlerden silah sesleri yükseliyor. “Vurdular!” diyor anne sesi. Gençler ölüyor bu ülkedeki o manasız sistem yüzünden. Çocuk aklımla, savaş fotoğrafçılığını anlatmaya çalışıyorum, o abiye. “Sen ne güzel bir çocuksun diyor!” o tok sesiyle. Beynime kazıdığım o sesi duyuyorum,çirkin ruhumu aynadan izlerken şimdilerde. Dudaklarım titriyor ağlamamak için, zor tutuyorum kendimi. O sesi, o güzelliği bir daha göremeyeceğimi nereden bilebilirdim ki...! Öldü diyorlar, sabahında. O silah sesleri, dünkü çatışma... Yalçın abi bi daha olmayacak diyorlar. Çocuk aklım almıyor ölümü, bir daha olmamak, ne demek türkçesi... Hayal edemiyorum, dün gördüğüm adam nasıl olmaz bir daha. Son kez göreceğimi bilsem.. ne değişirdi ki gerçi. Değiştirebilir miydim tüm olanları, olmayanları!? Bugün ne kadar değiştirebiliyorum ki  var olanı...!
                Hayallerimin ardı sıra bakıyorum, sabaha uzanan gecelerimde. Elimde fincan, ışığı söndürüp geceyi fethediyorum. İki tane on yıl geçmiş üzerinden... Dile kolay! İlk aşık olduğum adamı bir çırpıda kaybedivermişim mesela. Ömrüm aynı adamı, başka bedenlerde aramakla geçmiş. O ses tonunu, o hüznü, o duyarlı kimliği, o canını bir hiç pahasına(!?), soysuz insan ırkı için  bir çırpıda seriveren, sırf tüm insanlar eşit olsun, biz çocuklar televizyonda izlediğimiz bize özendirilen hayatlara salya akıtarak, özlem duyarak değil de eşit ve hür bir şekilde yaşayalım idesiyle. Belkide "Ülkemdeki bütün çocuklar et yediğinde, ben de oturup rahatça yiyeceğim." anlayışıyla müsemma.
               Ne güzel bir aşkmış ki asla lanet okumuyorum, kader diye yutturulan insan eliyle yazılmış yazgımız dışında. Ne güzel bir aşkmış ki, sevebileceğim adamlarda onu arıyorum. Ancak kimse o olamıyor, ben ise kendim ve o gün ki o masum kız çocuğu... Belki ondan olsa gerek Rus romanlarından kaçmış gibi adamlarda buluyorum kendimi... Aynı adamlar tüm umudumu kırıyor, umut sözcüğüne olan güvenimi yitiriyorum.  Can havliyle sarılıyorum inad’a. Ruhumu yansıtıyor. Aramaktan vazgeçiyorum onu başka bedenlerde, bulamayacağımı biliyorum. Derinliğime saklanmış, iyi kalmış bir şeylere inad yüreğime iyi bakmaya çabalıyorum. Aşkı sorguluyorum çeyrek yüzyılı fetheden hayatımda. Onca ihtilal, onca devrim, onca yıkım boşuna olmasa gerek diyorum. İsimsiz ve hayali kahramanların toprağında çürütüyorum bu ömrü, sonra kendimi küllerimden en baştan yaratıyorum. 

2 yorum:

  1. Tek kelimeyle...mükemmel...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yazılarını pek keyifle okuduğum ve yazım dilini beğendiğim birinden, bu yorumu aldıysam ne mutlu bana.

      Sil