2 Nisan 2013 Salı

Algılarımız kusursuz, tüm mesele bu!?


Sanatla uğraşan insanların hep genelden farklı bir algıya sahip olması gerektiğini düşünmüşümdür. Bilmem yanılıyor muyum? Hayata herkesten farklı bakmalı, hayatı herkesten farklı yorumlamalı,  beş duyu organı ile algıladıklarını herkesten farklı sunmalı ki bu insanlar, geri kalanlar ilham alabilsinler yolunu aydınlatacak ışığı kendine bir iz, bir yol olarak seçebilsinler. Günümüzde tavernada şarkı söyleyenler dahi kendini "sanatçı" olarak tanımladıkları için, aslında iki kere düşünmem gerekti bu kelimeyi seçerken. Sanat nedir? Sanatçı kimdir? Bilim nedir? Bilim insanı kimdir? Sorular uzar gider. Alt başlıklar açılıp uzun uzun üzerine yazılacak  bir konudur kendileri belki de; ama ben şu an onu yapmayacağım. Konuyu böyle bir girizgah ile açmam, tamamen farklı nedenlere dayanıyor. İster plastik sanatlar olsun, ister fonetik, ister ritmik sanatlar hepsi de toplumun içindeki dinamiği baz alıp harekete geçmiştir. Aksi düşünülemez diye düşünüyorum. Toplumun anlamadığı, ağzını açıp “bu nedir ki” diye baktığına sanat diye bakmak, bilmem ne kadar doğrudur. Belki burada da sanat, sanat için midir?/ toplum için midir  sorusu gün yüzüne çıkar. Fakat niyetim kafa bulandırmak değil. Sanatçı toplumun ruhunu analiz edebilmeli. Toplumun beyninden, bireyin kalbine akabilmeli.                                 
Max Beckmann, Hitler dönemindeki dejenerasyonu ,ekspresyonizm ile eserlerine çok vurucu bir şekilde yansıtmıştır. Savaşın tüm o kirli yüzünü gizlememiştir resimlerinde, buhranı anlarsınız. Kaçmak istersiniz bir an önce o ortamdan. Kirchner, Noilde... eserleri duygusal etki kuramını tıka-basa size verir. Bu ressamları Hitler yanına, yandaşı olarak almıştır oysa ki. Kendini böfböflesinler mantığıyla. Bakın ben iyi bir şeyler yapıyorum, Aryan ırkımı, kendi üstün ırkımı yaratıyorum alt benliği ile. Fakat bir bakıyor, yanındaki adamlar, yani sanatçılar, tüm bu yaşananlara kör, sağır, dilsiz kalamamışlar. Bir tepki verme gereği hissetmişler. Ve Hitler’in çıldırış anıdır bu! Hatta Otto Dix’i (profesördür kendileri aynı zamanda) 5 kere cepheye, en ön saflara, siperlere yolluyor, ölsün kurtulayım diye; ancak adam inatçı Azrail’le anlaşma yapmış, ölmüyor ısrarla cephede.
Peki sanat eleştirmenleri kimdir? Bir de futbol eleştirmenleri var, ikisine de tahammülüm yok. Aynı şey mi? Değil elbette; fakat üretmeden, emek sarf etmeden, oturduğu yerden acımasız yorumlarını sanki her şeyin en mükemmelini onlar biliyormuş gibi saydırıyorlarsa, kusura bakmasın kimse daha iyisini biliyorsanız,yapabiliyorsanız buyurun yapın. Belki içinde bulunduğum meslek grubunun bi neferi olarak çevremde fazlasıyla bulunduğu için böyle tiplerden, içten içe bi bulantı yaşıyorum bu duruma karşı.
Bizim memleketimizde iki şey genel olarak çok iyi yapılıyor:
1-      Masa başında devlet kurma-devlet yıkma; her konuya muktedir olma.
2-      Şiir yazmak.
Ülkemizde bu ikisini herkes çok iyi, çok güzel yapar. Herkes her şeyden şikayetçidir. Yoğunluğu genç nesil olmak üzere, herkes facebookda, twitterda ciddi ciddi birer vatansever, milliyetçi halk kahramanıdır. Meydanlara indiğimde daha birine rastlamadım hani. Sosyal medyada atıp-tutmayan tüm arkadaşlarım ise saflarda yanımda yer almışlardır. Böyle de bir ters orantı.
Gelelim neden bu kadar lafı dolandırıp, uzun bir giriş kısmı tutmamın nedenine. Sanatçı dedim, sanatçı ruhu taşımaktan bahsettim. Çıtı-pıtı, gayet sevimli bi kızdır C. Sanatla gayet içli-dışlı. Piyano eğitimi almış, ablası ressam. Türkiye standartlarına göre oldukça elit ve eğitimli kalıyor yani. Ancak bunların kendi toplumunu anlamak konusunda ne kadar yeterli olduğunu soruyorum sürekli kendime. İdeolojik fikirlerimizi tartışmadığımız sürece sevdiğim, değer verdiğim bu arkadaşımla yolda gidiyorduk geçen haftalardan birgün. PKK silah bırakmış diye gazeteler, haberler, sosyal medya bangır bangır. Elbette vatansever Türk halkı olarak söyleyecek çok sözümüz var bu konu ile ilgili. Ufak-tefek sevimli arkadaşım açtı konuyu. Hafta sonu, herkes it ayağını yemiş gibi dışarıda, kalabalıklar içinden kendimize yer açıp yürümeye çalışıyoruz, bir yandan da can kulağıyla dinliyorum, kaçırmamaya çalışıyorum söylediklerini. Kürtleri ezmeye başlıyor, aşağılıyorda aşağılıyor. Sözünü arada kesip, “ canım bunlar çok ağır ithamlar, sende böyle düşünüyorsan, toplumdaki diğer geri kafalılara ne diyebilirim ki”. Üslubu sertleşiyor; “Ne dememi bekliyorsun ki, nefret ediyorum, bazen ülkücülere hak veriyorum gebertsinler hepsini! Pislikler! Sevmiyorlarsa bu ülkeyi siktirsin gitsinler” diye bağlıyor en son cümleyi. Duyduklarım karşısında içim sızlıyor, fakat son cümleden sonra söyleyebilecek hiçbir şeyim kalmıyor. O da böyle düşünüyorsa, bir halkı sırf sistemin yanlışlıkları yüzünden böyle kolayca tutup atabiliyorsa, ölümü dahi “gebermekle” tabir edebiliyorsa... Bu cümleyi kurduktan sonra seninle neyi tartışabilirim ki artık C. diyorum.  Ve tüm ağır ithamlı konuşmalarına rağmen susuyorum. Yol uzadıkça uzuyor, C. ise susmak bilmiyor. İçindeki kini salyalı ağzıyla daha da hararetle tartışıyor, tek taraflı.
İçimde fırtınalar kopuyor o an. Kinine dehşetle bakıyorum. Ürkütüyor, insanların içindeki tıka-basa nefret boğacak birgün kendilerini haberleri yok. O an tekrar dinleri, ırkları, kimlikleri, dilleri, renkleri... insanı ayırmaya dair üretilmiş tüm saçmalıkları düşünüyorum. Buna alet olan, düşünme özürlü zavallıları. İnsan olma erdeminden yoksun kalmış olanlara acıyorum bir kez daha. Bunları benimle tartışan kişi, gayet de entelektüel birikimi olan, zekice bir kız. Bu kadar mı sağduyulu(?!), bu kadar mı hoşgörüye (?!) sahip yani.
                Öncelikle milliyetçiliğin her türlüsüne karşıyım, nerede ve nasıl olursa olsun. Evet, benim hiçbir topluma ve ırk’a ait olmayan evrensel bir kimliğim var. Dinim yok benim, mezhebim, rengim,dilim, ırkım... beni ötekileştirecek tüm yaftalamalardan uzak yaşıyorum. Hatta yeri geliyor bi memleketim, bir cinsiyetim  bile olmuyor.  Kökenime indiğinizde benimle laf dalaşına giren ya da orada burada salyalı ağızlarla milliyetçilik yapan, pek çok kişiden çok daha saf Türk  bir kimliğim var, bozulmamış. Ama benim bu dünyada kendime biçtiğim görev bu değil. İnsanları ötekileştirmek, savaşlara davetiye çıkarmak! Yanındakinin arkadaşı olduğunu unutup, sırf beynine zerk edilen misyonerlikle kendini görevlendirilmiş hissedip, acımasızca öç alma duygusu güden, Doğu’lu kimliğimi deşeleyip, altında  yatan bir Kürt kimliği aramakla kendini hasıl gören  bu insana diyecek nasıl bir cevabım olabilir ki?! İnsanlara etnik kimliğini sorgulatma ihtiyacı duymak mı çözüm, her açıklamada “Ben kürt değilim; ama sizin tutumunuz da kanımın çekilmesine yetiyor.” demem mi gerekiyor illa.
            Derken, bize eklenecek diğer arkadaşlarımızla kararlaştırdığımız noktaya geliyoruz ve beklemeye başlıyoruz. Kafamda hala düşünceler, susuyorum. Israrla “Değil mi; ama haksız mıyım?!” diye söylediklerini onaylattırma ihtiyacı duyuyor. Aynı fikriyata sahip olmadığımı bile bile. Suskunluğumu “ben söyleyeceğimi söyledim, olaya böyle bakan biriyle artık neyi tartışabilirim, bana tartışacak bir şey bırakmadın ki!” Susuyorum tekrar. Diretiyor, “Hayır, tartışacaksın, çünkü adamların haklı bir yanları yok.” Dayanamıyorum artık, bütün doğruları ben bilirim, en iyisini ben bilirim halinden, fenalar basıyor. Etrafımızdan akıp giden kalabalığa, çevremizde eş-dost ya da  elinde çiçekle sevgili bekleyen insanlara rağmen açıp, ağzımı yumuyorum gözümü deyim yerindeyse. “C., diyorum, senin bu ülkenin geçmişinden, en azından şöyle 80 yıllık tarihinden haberin var mı? Öyle oturup eşek yüküyle okuduğun taraflı yazarların kitaplarından bahsetmiyorum. Sen ki kendini aydın olarak tanımlıyorsun, aydın-elit bir aileden geldiğinden bahsediyorsun, sen de böyle düşünüyor, algılıyorsan, vay bu ülkenin haline! Sen hiç oturup iki satır, 94’te evlerinden sürgün edilmiş, kimliğinde Doğu veya Güneydoğu’dan herhangi bir ilin adı yazıyor diye dışlanan insanlarla muhabbet  ettin mi?! Ölümüne  bir kaç yıl belki kalmış yaşlı-başlı teyzelerin, amcaların  memleket hasretiyle o kalabalık şehirlerde nasıl çürüdüğünü gördün mü hiç, ağıtlarını duydun mu peki? Gençlerin nasıl asimile olduğunu ve bunun aynı zamanda  bir devlet politikası olduğunu biliyor musun? Evet, adamlar her şeyiyle haklıdır ben de demiyorum; bu onları her noktada savunduğum anlamına gelmez. Ama şu var, sana şurada bir tokat atsam, bana öteki yanağını mı çevirirsin? Hiç sanmıyorum, hele ki son söylemlerinden sonra. O nefret içinde bir yerlerde büyür. Bu ülke, iktidarların saçma salak rejimleriyle becerilmiş. Atatürk kelimesi dahi kimliklere bölünmüş, ikircikli bir halde. İçindeki Türk kelimesinden olsa gerek, milliyetçi- sağ kanat Atatürkçü diye savunurken görüşlerini, sol kanat Kemalizm adı altında savunuyor görüşlerini. Neden acaba! Nüanslara takılıp kalmış her şey. Bana PKK ,terör örgütü diyorsun, eyvallah, amenna. Peki  bu ülkenin geçmişinin, en azından cumhuriyet döneminden bugüne çok mu temiz olduğunu sanıyorsun. Onlar daha mı az terörist. Hadi Kürtler isyan etti, örgüt kurdu ülkeyi tehdit etti, militarist kimliğiniz kabardı, sonuç bu oldu. Peki ya Aleviler ne yaptı, onları niye öldürdünüz. Sivas’ta niye yaktınız? Maraş’ta niye evleri işaretlediniz? Sadece Alevi evlerini! Çoluk çocuk demeden neden öldürdünüz? Hadi o terör örgütü, bu durumda siz ne oluyorsunuz? Devlet terörü değil mi? Yanlışsam düzelt lütfen, ama ricam elini vicdanına koyarak düzelt. Yıllarca sol-sağ, alevi-sünni, kürt-türk diye birbirine kırdırılan bir milletiz. Üzerine her gün her yerde bıdbıd konuşuyor insanlar. Hepimiz vatanseveriz değil mi bu şekilde konuşup, kin kusunca. Benim senden daha az öfke kusmam bu ülkeyi sevmediğim anlamına mı gelir. Tek yaptığım empati kurmak, önce karşımdakini anlamaya çalışmak. Sonra okurum o kalın kalın kafa ütüleyen kitapları. Tarih bir insanın bilinçaltında yatan acılardan başlıyor. Şiddet tohumunu bir çocuğun yüreğine ekersen, karşılığında sana gül uzatmasını bekleme. Ben çok sıkıldım artık bu tartışmalardan, sığ konulardan. Biz sadece büyük büyük laflar ettiğimizi zannediyoruz, olan o annelere, ailelerine oluyor.İçi yananda, eksilende onlar. Ateş düştüğü yeri yakıyor.  “Siz” diye konuşurken de savunduğun şeyleri kastettim. Seni üzmek, kırmak için söylemedim bunları!  Sadece içindeki kine dikkat et, fazlası seni boğabilir.” diyip; yüksek sesle başladığım konuşmamı, ses tonumu düşürerek bitirdim. Gözlerimden ateş çıkıyordu en başta, çevremdeki insanlarda fark etmiş olmalı ki bir kaç adım geriye çekilmişlerdi. Derin bir sessizliğin ardından, telefonuma gelen mesajla irkildim, gelmişler metrodan çıkıyorlarmış diye C.’yi de bilgilendirdim. Kırık ve eksik bir tebessümle baktık birbirimize. Sonrasında yine normal muhabbetimize devam ettik, fakat ne yalan söyleyeyim kalbim buz gibi ve bin  parçaydı.
                Biliyorum ki her seçim öncesi atıp-tutan onca insan, seçim sonrası hezeyana uğruyor sonuçları görünce, yine başa sarmayacağım. Ülkemin güzel insanlarına değinmeyeceğim. Kimseyi ezmeyeceğim, çünkü bu can sıkan olaydan sonra kimseye diyecek sözüm kalmadı. Aydın olmaktan, aydınlatmaktan. Akşam kuşağında politik konular tartışan, hepsi aynı ses tonu, hepsi aynı kafa yapısı bi grup gazeteci, sosyolog, bilmem hangi üniversitenin akademik ünvanlı  kişilerinin oturup saatlerce aynı konuyu, kulağını bi orasından, bi burasından tutup, bildiğimiz konuları dolandırıp anlatan abiler, amcalar gibi kafa **kmek değil derdim. Onlar da aydın güya! Kim hani nerde, mücadele nerde, mücadeleyi geçtim karşı tarafı dinleme- anlama nerede. Hepsi söz birliği yapmış gibi, çok iyi niyetli çok temiz insanlar, sonra halkım koyun. Halkım koyun falan değil, elini taşın altına koymaya mecalleri yok. O kadar çok bedel ödemiş bir toplumuz ki, şu’cusu bu’cusunu geçin! Hikaye onlar. Hepimiz bi kere en sevdiğimiz, en değer verdiğimiz yerimizden yaralanmışız.
                Daha ilkokul 2’deyim. Okul dağılmış heyecanla evlere koşturuyoruz. Sınıf arkadaşlarımdan ikisi; “Annelerimizin başını açacaklarmış!” diye endişe içindeler. Kim verdi onlara bu korkuyu, neydi onları bu şekilde tedirgin olmaya sevk eden. Hangi mahalle baskısı, hangi otorite. Yıllarca militarist bir devlet olan T.C de birgün Atatürkçü-demokrat ailelerin “Cumhuriyet, Cumhuriyet” diye sokağa döküleceği aklınıza gelir miydi? Biber gazı yiyecekleri?!  Uzak örnekler değil bunlar.  Daha dün olan şeyler. Koyun muyuz peki? Asla, sadece bedel ödemekten korkuyoruz. Kim var ki bu ülkede (dikkat: koyun olarak tabir edilen halktan bahsediyorum)  ailesinden birileri bi şekilde siyasi bir olaydan göz altına alınmamış –hapis yatmış demiyorum illa-, korkutulmamış, tehdit edilmemiş bir şekilde. Amcası, dayısı, teyzesi, halası, abisi, ablası, babası, annesi veya çevresinden herhangi bi yakını... Şahsen benim var.
                Toplumdaki dejenerasyon çocuklara ve kadınlara yansıyor en çok. Totaliter bir rejimden otokrasiye doğru gidiyor her şey, ee hadi hayırlısı. Ellere dikkat edin, totaliter rejimlerde eller hep ön plandadır. Hitler ve ressamlarına bir kez daha değinmek istiyorum burada. Siz de fotoğraf görsellerine iyi bi bakın derim. Şu an var olan liderlerin ellerine...!
                 Her akşam televizyonda ağlayan bi bakan görmekten, uysal uysal ve çok mantıklı bir şekilde “Çöpe attığınız ekmeklerle kaç aç Afrika ülkesinin” doyacağını söyleyen sevgili başbakanımızı bazen ben bile hayranlıkla dinliyorum. Adam haklı diyorum. Sonra ufak bi şimşek çakıyor beynimde  bu adam değil mi gemicikleri, villacıkları şu’cukları, bu’cukları olan. Kime ne diyor ki bu şimdi. Hangi Afrika ülkesinden, hangi açtan bahsediyor, bu ülkede kaç milyon işsiz var haberi var mı, resmi rakamlardan bahsetmiyorum, onlarla hiç aram olmadı.
Olsun yine de iyi insanlar var bu toplumda, iyi şeyler yapmak isteyen. Umut değil, inat ederek başarılacak bir mevzu bu artık. Çevremizde çoğu insan görev aldığında düşünmeden bir şeyleri değiştirmeye yelteniyor, çünkü kendini gösterme ve kanıtlama ihtiyacı duyuyor. Ben de buna gerek yok diyorum. Bilincin rengi “enerjisi”  içinde bulunduğumuz farkındalığı gösteriyor. Gereksiz hareket otokrasiyi doğurur! Otokrasi karşıt anarşizme yol açar. Son alarak diyeceğim . Ben bu ülkeyi çok seviyorum. Her seçim sonrası “ee biz de gidelim artık bari bu ülkeden” deme zorunluluğu içinde olan güruha katılmak istemiyorum. Bu ülkeden başka hiçbir yerde nefes alabileceğimi, yaşayabileceğimi zannetmiyorum. Yeni nesil gibi sürekli ilk fırsatta topukları yağlayıp en rahat ülkeye gitmek değil kaygım. -Olanlara da lafım yok, o ayrı konu!- Propaganda yapmak, galeyana getirmek de değil derdim; sadece doğaya çıkarken daha dikkatli inceleyin! İtaat etmeyi öğrenmek için değil. Dengenin kusursuz bir şekilde varlığını görmek ve insan ırkının o kusursuz dengedeki, dengesizliğini görmek için.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder