6 Nisan 2013 Cumartesi

"Suç" ve "Ceza"


Sınav dönemim, okul hayatım, yurt hayatım derken bunalımlı bir hayatın içinde kendi bildiklerimi söyleyerek yaşamaya devam ediyorum. İçim daralıyor, bulaşık suyu gibi hava var dışarıda, baharın tüm güzelliğine inat. Gri şehir beni fenalaştırıyor o gün. Oysa beni bu şehre bağlayan, bu şehirde tutan, beni ben yapan bir şeyler var ismini koyamadığım. Pek çok arkadaşımın "ne var bu şehirde, nesini seviyorsun bu kadar" dediğinde... bilmem yersiz yurtsuzluğumun kayıp adresi burası belki de diyip hafif bi tebessümle başımı yere eğdiğim.
Bir haber alıyorum, fena bir haber hem de. Ölüm haberini alıyorum okuldan bir öğrencinin. İntihar etmiş hapishanede. Bir bakıyorum sesler birbirine karışıyor, herkes bir şeyler soruyor kimmiş, neymiş, neciymiş (hangi görüş) niye intihar etmiş, niye içerideymiş, doğruymuş, yanlışmış, haklıymış, haksızmış... offf bitmeyen ardı arkası kesilmeyen sorular ve uğultular içinde anlamını yitiren kelimeler... O sıra beynim o çocuğun ruhuna karışıyor, yanına gidiyorum intihar ederken, gözlerine bakıyorum, korkuyor... ama yaşamaktan. Sonunu görememekten, göz göze geliyoruz. Boynuna geçiriyor ipi ve tak diye vuruyor kendi idam sehpasına. Gözlerimin önünde önce çırpınan sonra boşlukta öyle asılı kalan hayali bir silüet olarak geri dönüyorum reel dünyaya “Hoca geellldi” diye bağıran bir sesle. Sınava giriyorum, kağıda ne yazsam ki diye düşünüyorum. İşte risk budur falan diyip,doğru diye öğretilen tüm yanlışları haykırıp, üniversitelerin bize ne kattığını sorgulayan o umarsız tavır içine mi girmeliyim tekrar.
Sahi ne katıyor bu üniversiteler bize. Diplomalı köleler yetiştirip, yüzlerce mezun veriyor her yıl. Bilincin, eğitim sistemindeki kademeli anlayışla elde edileceğini sanan, tezat ve zavallı düşüncenin kurbanı olmuşuz hepimiz. Master yapıyor diye, göbeğinin bizden bir adım önde olduğunu zannedenler var zira. Saygı, sevgi sözcüklerini gördüğü andan itibaren kendini ayrı bir “form’a” sokma ihtiyacı bu toplumdaki her bireyin en büyük hastalığıdır. İtaatkar bir nesil olmamızın nedeni de sanırım, tüm dayatmaların tatlı dille sokulmasından olabilir diye düşünüyorum?! Küçücük bir çocuğun bile bizden birkaç katman yüksek bilinç ve farkındalığa sahip olabileceğini eğitim sistemi öğretmiyor. Fakat bunu bilmek işimize gelmiyor, yoksa diplomalı kölelerini nereden temin edecekti sistem.
Hapishaneler ve şiddet yuvası üniversiteler... Bir tarafta haberlerde tanıklık ettiğimiz lise öğrencilerinin kendi aralarındaki kavgalar, bıçaklamalar, sözlü sataşmadan cinayete varan şiddetin bin bir türlü ve tehlikeli hali. Öğretmenlere yapılanlar, öğretmenlerin öğrencilere yaptıkları... Fiziksel ve psikolojik karşı güç savaşları resmen. Üniversitelere geçiyorum oradan; altını dolduramadığı ideolojisine körü körüne bağlı ne yaptığını dahi bilmeyen etiket çocukları. Tam bir lümpen hayatı pek çoğunun ki. Üzülüyorum, ben o kadar güzel insanlar tanıdım ki, bir sabah kalktığımda öldü diye haberini aldığım. Sadece beyaz atlarına binip gittiler güneşe. Ben hep öyle görmek istedim yada öyle teselli ettim kendimi.
Bu konular çok kapsamlı, öyle iki satır karalayıp üzerine geçilmesi hiç sağduyulu gelmiyor bana. Şiddeti, okulu, hapishaneyi, onların içine doldurulmak için eğitilen itaatkar kulları. Daha sonra üzerine uzun uzun yazmak istiyorum bu konuyla ilgili. Fakat şuna değinmeden geçemiyorum. Hapishaneler, “suç” ve “ceza” kavramı. Olmuş bitmiş bir fiilin ardından failin hapishaneye kapatılması veya ceza verilmesi ne fiili ortadan kaldıracak/düzeltecek ne de “suçun tekrarını” önleyecek veya caydıracaktır. (hapishane sayısı arttıkça “suç”un arttığı; hapishaneden çıkanların geri dönme olasılığının,  hapishaneye hiç girmemiş olanların olasılığından daha yüksek olduğu gibi veriler çoğaltılabilir.)
Suç ve ceza kavramları insanlık tarihi kadar eski bir kavram. Fakat hapishane kavramının ezelden beri olmadığını biliyoruz. Batı’da 18.yy sonu-19.yy başında ortaya çıktığını Michel Foucault sayesinde öğreniyorum. Hapishanelerden önce insan bedeninin her türlü işkenceye maruz kaldığını, ceza olarak işkencenin seyirlik bir olay olduğunu ve hapishanelerle birlikte ceza çektirmenin kapalı kapılar ardına taşınmasından kimilerinin  “üzüntü” duyduğunu, bedenlerini kapatmaya pek anlam verilemediğini -yine M. Foucault’dan- bilmekteyiz. Hapishane modern zamanların, modern bir kurumu olarak doğmuş bir kavram, ceza çektirme “mahremiyet” kazanıyor. Ne de olsa bireyin doğuşu da “modern zamanlarda”! İnsanları tek tek, “birey” olarak var kılacak, sonra da tek tipleştirecek kurumlar teker teker doğuyor, var olanlarda bu zihniyete eklemleniyor: Fabrika, kışla, yatılı okul, tımarhane, hapishane...
Hapishane öncelikle bir mekandır, mimari tasarım olarak bir binadır.Mümkünse şehir dışına yada şehir yerleşim yerlerinden uzağa inşa edilmiş, dev beton duvarlarla çevrili büyük yapılar. Bu dış yapı, “içeri”yi tamamen görünmez, hatta erişilmez ve işitilmez kılmaktadır. Yapının bu durumu ve binayı çevreleyen duvarların silik, renksiz devasalığı, toplumsal bir kurumu –görevliler dışındaki- hemen hemen her türlü denetimden tamamen koparmaktır. Cezalandırmayı esrarlı hale getiren şey, duvarların hem simgesel, hem de fiili varlığıdır.
Uçurtmayı Vurmasınlar’ı hatırlıyorum bu noktada İnci’yi, Barış’ı.”İnci, uçurtma ne demek?!” O küçücük avluyu, mazgal pencereleri. “Biraz daha ışık, lütfen biraz daha” diyenlere karşı bakın ne kadar alicenabız demek istercesine yapılmış mazgal pencereler, içeriye yivli... ışık daha fazla girsin ha! Nazım düşüyor aklıma... Bugün pazar bugün beni güneşe çıkardılar... Ya da Sabahattin Ali’nin duyduğu seslere hissettiği yitik özlemini anlattığı dışarıda deli dalgalar, gelir duvarları yalar, beni bu sesler oyalar,aldırma gönül aldırma...
O zaman ne yapmalı suç ve yaptırımı  ceza için... Önerisi olan var mı?! Sadece utopia’yalarda mı vardır temiz dünya, musmutlu insanlar. Bunu bir insan aklı yazıp, üretebilecek kapasiteye sahip iken, uygulamada neden devletler ve siyasi rejimleri buna izin vermez. Neden toplum kendi içinde katliamlar, aile içi şiddet, toplumsal şiddet, medya şiddeti, bireysel şiddet diye yığınla ayrılan bir sapkınlık içindedir. Gözü dönen baba neden cinnet getirip pompalı tüfekle tüm ailesini vurur. Barış gelini tüm Avrupa’yı beyaz gelinliğiyle gezip, cinsel anlamda aç kalmış Arap ve Orta Doğu kıyafeti giymiş  olan Türkiye’de, oryantalist kimliğiyle Pippa Bacha’yı yer yutar. Bunlar benim ülkemde olmuyor sadece, evet.Eyvallah! Şiddet neyse ki  sadece benim toplumuma özgü bir şey değil. Umut verici ha!
Şöyle bir şey var, adli suçlara karşı ne yalan söyleyeyim ben de hep “suç” gözüyle baktım. O kadar korkunç, çirkin şeyler yapıp hiç ceza almayan veyahut alıp affa uğrayan o kadar çok insan var ki. Çözüm bu mu olmalı! Toplumu daha da büyük bir şiddet fanusunun içine atmak mı?! Buna inat düşünce suçlularının tecrit ve müebbet hapisle yargılanması ne kadar doğrudur peki!?
Hapishaneye kapatılan önce bir mutlakiyetle karşı karşıyadır orası meşru. Toplumsallığın hiçbir türünde görülmeyen bir kapatılma ve birliktelik tüm yirmi dört saatleri, aynı insanlarla geçirme zorunluluğu. Sanırım bu başka yaşam tarzlarında yoktur. Hapishane dışında kimse bütün gününü aynı yerde ve aynı insanla geçirmek “zorun” da değildir. Burada “karar” başkalarına aittir. Ha bir de aynı mekandan başka bir mekana olası bir durumda “sevk edilme” ihtimali de çok yüksektir. İnsanı, insana tutsak etmek. Fakat daha da fena bir şey varsa o da tecrittir. Hücre sistemi... Kapalı bir mekan ve orada hapis olduğunu bilmek... kaç gün geçtiğini hesaplamak. Daralan ve uzayan zamanın tüm geometrik formlarını bir düzlemde izlemek...
Hapishane kavramı, şiddet; küfürle, bağırıp çağırmalarla, itip kalkmalar, zor kullanmalar, dayaklar, falakalar ve hatta ölümlerle başlamaz. Kapatılmanın ta kendisidir şiddet. Bina, beton duvarlar, demir kapılar, parmaklıklar, kilitler, hücreler, özel görevliler... Hapishane, toplumsal sistemden gelip sisteme yani ait olduğu yere doğru giden ve geri dönen ( bi nevi bumerang gibi)  şiddetin uğrak yeridir; yoğunlaştığı, biriktiği, toplandığı havuzdur. Hizaya getirme gücünün ritüelidir.
Dediğim gibi muhakkak yazılacak, söylenecek, eklenecek çok şey var. Şurada iki satır yazıp bu sorunu kendi yetim aklımla çözemem. Fakat bildiğim tek bir şey varsa “hapis” ve “hane” yani tutuklunun evi olan o mekanın, rasyonel ve mantıksal amacı “ıslah etme”, “topluma kazandırma” mantığını gütmediğidir.
Bir yerlerde tıka-basa içimize “köşeyi dönme” bir başkasının üzerine basarak ilerleme mantığı öğretilirken, diğer tarafta değer yargıları ve bu hayatta neden var olduğunu sorgulayan amaçlı insanlar varken... ringin diğer köşesinde ise beyni incir çekirdeğini doldurmayacak bir güruhun saçma salak kaygıları ile dolu ve her şey bir gongg sesine kalmışken, hapishaneler hiç ama hiç temiz bir kurum değil... Ölüme davetiye çıkaran bir kurum olduğunu ise bir kez daha teyit etti sağ olsun gencecik bir bedeni yiyip yutarken.
Zamanında bir yerlerde okumuştum, yarım yamalak hatırladığım sözde diyordu ki “Normal şartlarda, evlatlar gömer anne-babalarını toprağa. Savaş zamanı ise anne-babalar gömer biricik evlatlarını toprağa.” Ne bitmez, ne görünmez bir savaştır ki hiç sonu gelmiyor ve anne babalar hep canlarının yarısını toprağa yatırıyor...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder