18 Ekim 2013 Cuma

Roquentin Buralardaydı...

                “Öyle şeyler anlatırdım ki sana, tek kelimesi aklını başından alır.”

                Böyle başlıyordu kitabın ilk cümlesi, biraz sonra nasıl 59. sayfanın, ikinci paragrafının ilk satırına geldiğimi hiç anlamadan. Zaman mefhumunu alt ederek. “Adımı söylemesinden nefret ediyordum” diyordu. Bense araya, bir şeyler sıkıştırıp telefonuma gelen mesaja bakmanın telaşı içindeydim bir yandan. Hep böyle olur ben de. Bir işi bitirmeden, öldürsen ötekine geçemem. Acıkırım, uykum gelir, tuvalete gitmem gerekir; ama önce elimdeki şey neyse o bitmelidir. Bir de bilgisayara böyle kilitlenip kaldığım saatler vardır. Ben daha mesajı okuyamadan, Bilal yanımda bitiyor, oturduğum yeri buluyor hemen.
                O, “Ee ne var ne yok” diye sormaya başladığında ben kafamın içinde Müzeyyen’in hikayesine göz atıyorum. Bu aralar ne ağır, cafcaflı, süslü kelimelerle dolu bir kitap okumaya ne de film izlemeye tahammülüm var. Çok şey bildiğini zanneden, ama hiçbir şey bilmeyen bir geri zekalıya dönüşüyorum git gide. Kendime tahammülüm yok. Tahammülsüzüm bu sıralar. Kötü birgün benim için. Tahammülsüzlüğümün sınırlarını zorlayan bir gün. Ben normalde bunları ca’nım defterime yazarım, küfrede küfrede hem de. Ayrı bir blog aç, bu bloğun kimliğine halel getirmemiş olursun diyenlere “Hiç bir de başka blog zırvasıyla uğraşamam” demiştim. Hem neden ikiliklerle boğuyoruz kendimizi. Aslında salon hanfendisi, beyfendisiyiz hepimiz. Yok öyle bir dünya. İnsanız ve tüm fizyolojik ihtiyaçlar bizi müşterek paydada birleştiriyor. Neden burada yediğim haltları, kırdığım fındıkları, ağzıma sıçanları, hayatımdan kovduklarımı anlatamıyorum. Anlatırsam “üst” hatta üstün kimliğime yenik düşmüş olurum. Yazık olur... Peki ya, daha da zor olanı, içimizde yenilen savaşçıyı anlatırsak ne olur?!
                Floresan lambasının soğuk ışığının altında, etrafım etten bir kütle ile sarılı. Hava mevsim normallerinin üzerinde, fakat floresan ışığıyla  soğuk bir havaya bürünen koridorda, bilmediğim kelimeler dolanıyor. Garip, kendi ülkemde yabancı gibi hissediyorum kendimi o an. Kendi dilini konuşabilen bir yabancı.
                Eve gitmek istedim, bilet bulamadım. Daha fazla ders çalışırım burada diyerek kendimi telkin etmeyi denedim sonrada. Hikaye hepsi... Koridordayım, önümde adeta km’lerce uzanan bir kuyruk. Zenciler, Araplar, Afganlılar, Orta Asya’lı mongol suratlılar, uzun bacaklı Balkanlılar... Kokular... kokular... beni benden alan, midemden ekşimsi bir tat ağzıma getiren kokular. Hassasiyetim var kokulara karşı. Sırt çantam her geçen dakika ağırlaşıyor. Oysa sadece eşofmanlarımı, kitaplarımı ve banyo gereçlerimi aldım yanıma. İlk defa en iyi arkadaşlarıma küfretmek geçiyor içimden. Vazgeçiyorum, devasa boyutta ki şampuan şişem geliyor aklıma, ona küfrediyorum. Daha küçük bir şişe bulup boşaltmadığım için kendime kızıyorum. Keşke hiç almasaydım yanıma bu devasa şişeyi. Bu defada “ya bunlar gibi kokarsam 5 günde” diyorum içimden. Git gide Rapunzel’e bağlayan saçlarımdan 2 günde yarım kilo sızma Riviera yağ elde edilir. Hepsini silip çöpe atıyorum. Kuyruk biter mi akşama kadar. Yarım saattir sıradayım bir cm bile ilerlemiyor. Biri yaklaşıp yanıma soru soruyor, yapılacak işlemlerle ilgili. “Bilmiyorum” diyorum. Muhtemelen Pakistan’lı olan bir kız derdini anlatmaya çalışıyor bana, el kol hareketleri ve kaba ingilizcesiyle. Boğuluyorum, ne işim var burada diyorum. Niye yaşıyorum, niye yaşıyoruz... yine bir milyon soru. Biri bana tam da bu yüzden “Senin için hayat çok zor geçecek” demişti. “Koy ver gitsin”... Ama ben her şeyi ıncığına cıncığına varıncaya kadar sorgularım.
                Daha fazla dayanamıyorum bu atmosfere, dışarı çıkmaya yeltenirken az önce işlemlerle ilgili soru soran kız geliyor yanıma. Kendini tanıtıyor, adı Ayşegül’müş. Son dönemde ne kadar çok Ayşegül var hayatımda. Rehberde hatırlayabilmek için adlarını ayrı ayrı kodladığım. Bir banka geçip oturuyoruz. Ne yapacağımı soruyor, “Bir arkadaşıma geçerim” diyorum. “Sen?” diye soruyorum, “Ben de...” diyip uzun uzun anlatıyor. Çok hızlı konuşuyor ve anlatacakları hiç bitmeyenlerden. Telefon rehberinde ki herkesi tek tek arıyor. Ben ise akşama Bilal’le buluşacağım için gayet kendimden eminim. Mesaj atıyorum yine de, akşam ki saati öne almak için. “Müsaitsen şimdi görüşelim mi?” diye. Değilmiş. Vazgeçiyorum. Kafamda yine plan yapıyorum, Ayşegül’ün hızlı konuşmaları ve anıları eşliğinde. Midem bulanıyor, mutsuzum, yalnızım... Evet, bunları ben söylüyorum. Her satırda yalnızlıktan keyf aldığını söyleyen ben hem de. Abla seçeneklerinden birini ararım bu gibi durumlarda, vazgeçiyorum. Daha fazla en sevdiklerimden birini kendi sorunlarımla üzmek istemiyorum. Hastalığım yine dorukta. Uyuyamıyorum, yemek yeme saatlerimi bilmiyorum, en son ne zaman uyuduğumu... Neyi unutmamam  gerektiğini... UNUTUYORUM. Çöküş değil bu defa ki, hepsini biliyorum çünkü. Bir öncekinden şiddetli de değil. Düşünmem gereken pek çok şeyi, şu anda sana kafa yormakla vakit harcayamam deyip savıyorum başımdan. Seminerlerimi düşünüyorum, takıntılı hocalarımı. Bir kez daha rehberi gözden geçiriyorum. Şeyda’yı arıyorum, Geçen ki mesajına dönmemiştim hem. O da anlatıyor ve ben dinliyorum. Oysa milyon tane kelime var içimde maratona katılmışçasına koşturup duran. Ayşegül mimikleriyle bir şeyler anlatıyor hala. Birlikte metroya yürüyoruz. Telefonda Şeyda’yı dinliyorum... dinliyorum. Metroya yetişince kapatıyorum telefonu vedalaşıp.  
                Ayşegül telefon numarasını veriyor, tekrar görüşelim diye. Kaydediyorum,” metrodan çıkınca mesaj atarım ben sana” diyorum. Atmıyorum, öyle kalıyor rehberimde numara. Sırt çantam ağırlık yapıyor. Bilgisayarım hiç olmadığı kadar semirmiş sanki. Kol çantası ne lüzumsuz bir şey diye geçiriyorum içimden.Kadınlara özgü, gereksiz...Sırtımdan soğuk bir ter damlası akıyor. Bademciklerim hala şiş. Açım, en son ne zaman yemek yediğimi düşünüyorum. Hatırlayamıyorum. Dışarıda yemek yemekten nefret ederim. Fast-food’dan özellikle. Tencere yemeği insanıyım ben. Biraz düşünüp, “Kumpir” diyorum. Hem uzun zamandır da yemedim. En yiyilebilitesi olan şey o gibi geliyor o an. Bir yere oturup gelmesini bekliyorum siparişimin. Beklediğimden de kısa sürede geliyor. Tam afiyetle bir kaç kaşığı ağzıma götürdüğümde, ikinci katta, pencere kenarında oturduğum yerden o teyzeyi görüyorum. Görmemeyi tercih ederdim. Yine aynı his yerleşiyor içime. Dünyadaki tüm kötülüklerin nedeni benmişim hissi. Sevmiyorum bu hissi. Poşetinden bir şeyler çıkarıp yiyor teyze. İnsanlar yanı başından geçip gidiyor aldırmadan, görmeden... Ben de görmeyebilirdim, ama gördüm. Bir kadın, daha 4 yaşlarında  olan çocuğuna para veriyor ve götürüp teyzeye vermesini istiyor. Teyzenin tüm hareketlerinde bir utanma duygusu var. Sokakta olduğu, böyle yaşadığı için değil. İnsanları rahatsız ettiği için sanki. Bir şeyler yedikten sonra poşeti orada bırakıp gidiyor. Kağıt toplayıcılarından bir adam geçiyor oradan. Poşeti alıp karıştırıyor. Sonra o da geçip gidiyor. Ben olanları seyrediyorum. Uzun zamandan beri ilk defa gözlerim doluyor. Ağlamak istemiyorum. Nedense bugün uzun zamandan beri ilk defa gözlerimi iyice siyaha boyadığımı anımsıyorum. Belki de geçen gün sabahın köründe olan derse kot tişört gittiğimde Emel ve Erkan “Aaa sen bugün elbise giymemişsin” “Makyajda yapamamış” “Bizim gibi olmuşsun sen ya” Sıradan biri gibi... oysa ben sıradan biri olmayı hiç sevmedim. Her açıdan. Biri “Ne cins bir tipsin sen ya!” dediğinde keyf aldım, mutlu oldum. Belki de bu yüzden bugün kendimi iyi hissetmek istedim, gözlerimi siyaha boyadım, parçayı annemden alıp, terzide diktirdiğim elbiseyi giydim.  Olacakları tahmin ederek. Tahammülsüzlüğümün sınıra dayandığını artık bilerek. Ağlamak istemiyordum ve en son kime niye ağladığımı düşünüyordum tamda o sıra... En son Hasan Ferit Gedik’e ağlamıştım sanırım. O da ortam yüzünden ağlayamamıştım bile. Babasına en çok, annesine. Bu teyzeye de ağlayabilirdim şu an, hem kimse de fark etmezdi. Çünkü ben ölüm kadar sessiz ağlardım. Göz açıp kaparken bir kirpik ne kadar ses çıkarırsa ben de ağlarken o kadar ses çıkarırım. O yüzden kimse bilmez ağlarken beni. Başımı yastığa koyduğumda hemen uyumadığımı, aslında ağladığımı. Yanağıma dokunulmadığı müddetçe anlaşılmaz... Yiyemiyorum kumpiri. Aslında benim gibi karakterler bolca sigara içer. Bu durumda ardı arkası kesilmeyen sigara krizlerim tutmalı mesela.  Ama ben bu konuda da dört dörtlük davranacağım illa, prensiplerim olacak. Bitki çayları, yeşillikler, meyveler... Toparlanıp kalkıyorum.
                Gezi Evi’ne gidiyorum. Orası sakin olur hep. Gezi olaylarından öncede adı buydu. Öyle çakma bir isme sahip değil. Sonradan buldumcuk. Oturup, orta Türk kahvesi istiyorum. Kitabımı açıyorum hemen. “Öyle şeyler anlatırdım ki sana, tek kelimesi aklını başından alır.” Başımı kaldırmadan kitabı okuyorum, internet olsaydı belki bu yazıyı yazardım ikinci bir seçenek olarak. Öylesine içine dalarak okuyorum ki, Müzeyyen yanı başımda sanki.
                 Hasan Ferit ve yaşlı teyze arasında bir de Portobello 22’ye ağladığımı hatırlıyorum. Niye sarsmıştı ki bu kadar. Neden bir anda gözlerimden yaşlar sicim gibi akmıştı. Sırtım dönük olduğu için, insanlar yine ağladığımı anlamamıştı o zamanda. İyiydim böyle...
                Kitap, elime yazarının kim olduğu gösterilmeden, söylenmeden tutuşturulmuş olsaydı “Muhakkak bir kadın” derdim. Ancak bir kadın bu kadar titiz çalışabilir. Tüm ayrıntıları gözlemleyebilir. Her satırda biraz daha düşüyorum zembereğin içine. Zaten O’da “Korkularımızla öldürüyoruz zamanı” dedirtiyor baş kahramanı Müzeyyen’ine. “Oysa saniye kolu, tüm cesaretiyle koşmaya devam ediyor.”
                Hafta sonu yeni kitaplar almıştım, neşeli bir sesle ablamı arayıp aldığım kitapları anlatmıştım. Uzun zamandan beri sesim bu kadar iyiydi. Ablamda “sen mutluysan gerisi hikaye” demişti. Ben mutluydum, Müzeyyen de, Çiğdem de mutsuz. Biz de mutsuzduk aslında. Ama bizim ki birbirimizi sevmemekten kaynaklanmıyordu en azından... İkimizin de boyunu aşan sorunları vardı, hepsi bu...
                Sanırım Müzeyyen’le ortak yanım “... bütün kitaplarda beni anlatacak bir karakter” aramış olmam. Her satırda biraz daha yoğun merak ediyorum. Yazar nasıl bu kadar derinlemesine gözlemleyebildi kadınları. Nasıl bire bir aynı şeyleri düşünebildi, söyleyebildi. Müzeyyen’i, Çiğdem’i, Hayriye Hanım’ı, Meral Hanım’ı, Fatma Hanım teyzeyi, Özlem’i nasıl bu kadar iyi konuşturabildi. Neden söyledikleri tek bir kelimede dahi, “bir kadın öyle düşünmez”  hissi yaratmadı, sırıtmadı dudaklarında. Tam aksine her yaştan, her karakterden kadına dönüşebildim o an. Sayfalar bir bir akarken, mesaj geldi işte. Bilal “neredesin” diyordu. 59. sayfadaydım... Ben daha cevap veremeden de yanımdaydı işte.
                Günü kısaca özet geçerken, “Neden haber vermedin?” dedi. “Haber verdim, işin vardı ama” dedim. Evet, diyip açıklama yaptı. Güldüm. Deli gibi biriyle konuşmaya, deli gibi dert anlatmaya, deli gibi rehberde “evet, tam da bu isim” diye birini aramaya çalıştım. Ama kimse yoktu. Kibrimden öleceğim, gururumdan. Kimseye muhtaç olmama hastalığından. Tek başıma her şeyin üstesinden gelirim cakasından... İnsanların “Bir sorun mu var” diye sorduklarında tersleme huyumdan... ve daha pek çoğundan öleceğim.
                Çantanda ne var diye soruyor, “kitaplarım” diyorum. Bakayım diyince çıkarıyorum. Seminer ödevim için, Akdamar Kilisesi’ne ait bir kitap çıkarıyorum. Duvar kabartmaları ile ilgili yorumları şaşırtıyor beni. Birileri benden daha fazla sanat tarihi bilince kızıyorum. (Müzeyyen'i de sanat tarihi ile kavurmuş öyle tasavvur etmiş yazar. Portobello 22'de ki karakterde sanat tarihi mezunuydu.) Özellikle de sanat tarihi okumadan bilen birileri olursa. Gerçi Bilal bayağı hevesli sanat tarihine karşı, Gombrich var evinde.İlk aşama için iyi. 
                Dipsiz ambar Bilal, yediği tost kesmiyor. Hep sinir olmuşumdur öküz gibi yiyip kilo almayanlara. “Bir şeyler alıp evde yemek yapalım” diyor, “Tamam” diyorum. Ben tuvalete gittiğimde o hesabı ödemiş oluyor. Bu duruma da uyuz oluyorum. Hesap ödettirmem arkadaş, burada da prensipler çıkıyor... Film alıyoruz, alış-veriş yapmadan önce. Cyrano de Bergerac tavsiye ediyor. Elim nedense sürekli romantik-komedi filmlerine gidiyor. Ne kadar kafa yormayan şey varsa izlemek istiyorum o an. Yasak Aşk diye bir film seçiyorum bir de. Şansa diyip. “Sen böyle romantik şeyler mi izliyorsun?” diye soruyor, benden beklemeyerek. Yoo, diyip açıklıyorum. Kafa dağıtmak istediğimi. Alış-verişi de yapıp eve geçiyoruz. Yemek yapmak için mutfağa geçiyorum. Yemek yaparken izlenmekten nefret ederim. Bilal çocuk gibi, izlemesine izin veriyorum. Tezgahın üzerindeki kıl gözüme çarpıyor. Kusacak gibi oluyorum. Hemen onun orada olmadığını düşünüp, yok ediyorum peçeteyle. İşime kaldığım yerden devam ediyorum. İlk defa mutfakta bu kadar temiz çalışan bir kadınla karşılaşıyormuş. Yemeklerimin zehirleme ihtimali üzerine dalga geçerek masayı kuruyor. Yerken, hiç bu kadar lezzetlisini yemediğini iddia ederek. Neyse ki bunu söyleyen ilk kişi değil. İnanmak konusunda zorluk çekmiyorum. Yemek bitiyor. Ben çay içiyorum, o kahve içiyor. Fal bakıyorum, askere gitmeden, cila olsun diye. Sonra dedikodu yapıyoruz. Dağcılıktan arkadaşım Bilal. Oradan tanıdığım herkesle ilgili yorum yaptırıyorum tek tek. Fazla iyi niyetli, fazla temiz bir çocuktur Bilal can. Hatta ev arkadaşı yine bir kız. Erkek arkadaşı güvenip Bilal’in yanına yerleştiriyor. Gözüm kapalı, tereddütsüz her şeyi anlatacağım insanlardandır. Özellikle de başından geçen, yaşadığı pek çok hikayeyi bildiğimden. Filmlere geliyor sıra. Cyrano de Bergerac ve Yasak Aşk’ta da ağlıyor. Oysa Cyrano’yu 5  kere izlemiş olduğunu söylüyor. Ben ağlamıyorum, ağlayamıyorum. Hüzünlenemiyorum bile. O ağlarken bir de “Ağlıyor musun sen ya!” diye kafa buluyorum. Ruhsuzlukla örüyorum duvarlarımı.
                Sabah 04.30 gibi uyumama rağmen, 08.30’da uyanıyorum. Yatakta öyle uyuşuk vakit geçiriyorum biraz, tekrar uyuyabilirim belki diye. 11.31’e ayarlı alarmım. Çift sayılardan nefret ediyorum. Asal sayıları severim ben. 1’e ve kendinden başkasına bölünmeyen sayıları. Uyuyamayınca, kitabı açıp okuyorum. 10-15 sayfa ilerledikten sonra kalkıp hazırlanıyorum. Yurda geçip halletmek en iyisi mi işlemleri. Misafire yatağını verip kendi yerlerde yatan Bilal’e gitmem gerektiğini söylüyorum." Daha erken, kahvaltı yapsaydık" diyor. Malum yurdun gereksiz prosedürlerini halletmek lazım diyorum. Yurda geçip hallediyorum işlemlerimi. Duşa giriyorum, tiksinti oluşuyor içimde. Hiçbir yere dokunamıyorum. Kendimi “burası çok temiz, tertemiz” diye kandırmaya çalışıyorum. Başarılı olamıyorum. Gözlerimi kapatıp, ikna olamadığımı gördükçe midemde yayılan bulantı devam ediyor. Kendimi kandıramayacağımı anlıyorum. Memento filminde ki gibi başka bir hikayeye odaklanıyorum. Kendi hikayem olmayan bir hikaye yazıyorum. Sen aslında hiç temiz değilsin ve ne buradaki kirleri ne de başka yerlerdekileri takarsın. Su daha şiddetli akıyor. “Temiz” değilim ben diyorum, hem de hiç olmadım. İçimden bunları tekrarlarken tezgahın üzerindeki kıl geliyor gözümün önüne. Midem iyice ekşiyor suyun altında. Peçeteyle alıp atıyorum çöpe. Bitti, geçti gitti diyorum. Garip bir koku sarıyor etrafımı. “sen bu değilsin” diyorum ısrarla, her şey için. Ezberlerimi bozma zamanı...
                    Yatağıma uzanıp bitiriyorum kitabımı, üzülüyorum önce. Sonra sonunun tam da Müzeyyen'in bahsettiği şekilde bittiğini hayal ediyorum. Gülümsüyorum. Çiğdem'in kalamarla ilgili yaptığı espri geliyor aklıma. "... bırak çiftleşmeyi, hayatlarında öpüşmemişlerdir bile." Sonra o kahramanı konuşturanın bir erkek olduğunu anımsıyorum tekrar. Birbirine karışıyor her şey.
                       Yazıyı gelişigüzel karalamıştım. Bugün tekrar gözden geçirerek düzeltmeye çalıştım. Dışarıda yağmur yağıyor, pencereden seyrettim. Yaprakların düşüşünü izledim. Yazıyı yayımlamaktan vazgeçtim bir ara. Sonra hep aynı şey dedim. Şimdi yine elektronik bir ortamda kendimle konuşuyorum. Kendimden ibaretim sadece... Bunu bir ben bilmek istemiyorum, bu gece bunu anladım sanırım...
                

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder