9 Ekim 2013 Çarşamba

Şiddetin Anatomisi

                Yine akşam akşam burada, can sıkacak bir yazı yazmak için ekrana bakıyorum boş gözlerle... Diyorum ki, “can sıkıntısı nelere kadirsin!” Kendi can sıkıntın bir yere kadar da, bunu millete aşılama çaban niye... Paylaşmak, hafifletmek belki de... Yazmak, son dönemde beni huzura erdirdiğine inandığım tek dayanağım. Gerçi burada böyle duvarlara konuşuyorum, o da ayrı mesele. Geçen Bir de Baktım Yoksun’da her yazarın okunmak için yazdığından bahsediyordu. Altını çizdim. Artık bunun içinde yazmıyorum. Söz uçar, yazı kalır misali... aklımdan geçenleri bir yerlere not etmek istiyorum sadece. Hepsi bu! Bundan bir kaç yıl önce, arkadaşıma “Ben, öldükten sonra da adım yaşasın istiyorum” demiştim. O da; “Öldükten sonra adın yaşasa ne olacak, ölüp gidiyoruz işte. Birileri seni okusa, izlese, adından bahsetse ne yazar!” Sonra “haklısın” diyip, bu kadar realist olmasına kızmıştım. Ne kadar haklı olduğunu bile bile...
                Blogda sürekli “kadın” kavramı üzerinden dünyayı, olayları ele alıyormuşum gibi geldi. Aslında hayır, sadece “kadın” kavramı çok güçlü. Bunun üzerinden polemik yaratmak değil gayem. Fakat son dönemde pek çok kavramın kesiştiği nokta oldu “kadın”. Örtüsüz kadını, perdesiz eve benzetmeler, “Hamileliği davul çalarak ilan etmek bizim terbiyemize aykırıdır. Böyle karınla sokakta gezilmez. Her şeyden önce estetik değildir.” demeler. Tasavvufçu ve aynı zamanda avukat olan Ömer İnançer’in son sözleri herhalde pimi çekilmiş bir bombaya çevirdi sabrımızı. Kürtaj ve sezeryan yasalarında ki bir dolu ahmakça söylem. Mevzu bu mu şimdi!?


Daha fazla yorum yapmamak için her şey...


                Bloğun adı, ene’l aşk, içerik olarak siyasi+sanatsal bir kimlik yaratmaya çalışsa da mevzu hep aşktan yanadır. Şiddet tohumunun fersah fersah ekildiği yüreklerimize inat hem de. Şiddet benim için çok özel bir konu. Bunun hem sosyolojik, hem sanatsal boyutunu incelemek/irdelemek benim açımdan ayrı bir zevk unsuru. Fakat şiddeti tanımlamak, içeriğine ulaşmak o kadar da kolay değil. Vereceğim örnek, sizi ne kadar tatmin eder bilmiyorum; ama benim için şiddetin genel-geçer tanımını yapmak/yapabilmek kocaman bir soru işareti(?)+ünlemli(!) denklem gibidir. 
                “Şiddet nedir, ne değildir?” “Hangi koşullar altında şiddettir, hangi koşullarda değildir?” gibi  soruları açıklamaya çalışmak olayın bin türlü yüzünü ele almak demektir. Ekonomik, toplumsal, antropolojik, sosyal psikolojik, biyolojik vesaire... Tüm bunları yapmak yerine, bir anekdot paylaşarak belki de durumu daha  kolay anlatabilirim sizlere. (ya da merhaba duvarlar!)
                Sineklerin Tanrısı, 1983 yılında Nobel ödülüne değer görüldüğünde, İngiltere’de büyük bir tepkiyle karşılaşmış. Romanda gelişen olayların, yaşları 16 ila 13 arasında değişen çocuklar arasında gerçekleşmesi tam bir “saçmalık” olarak değerlendirilmiş. Çünkü çocuklar saflığın, iyiliğin simgesi, insanın evrimleşip kirlenmeden önceki evresi olduğu için, böylesi bir yaklaşım “feci” olarak addedilmiş. Fakat İngiltere’de yakın dönemde (tam olarak yılını bilmiyorum) gerçekleşen bir olay Sineklerin Tanrısı’nı aratmayacak türdendir. Bunun üzerine tüm İngiltere halkı şaşkınlık içindedir, donup kalmıştır. Yaşları 6 ve 8 olan iki erkek çocuk, Liverpool’daki en işlek alışveriş merkezinde kaybolan 5 yaşındaki bir erkek çocuğu, annesine götüreceklerini söyleyip, elinden tutup, hiç acele etmeden dışarı çıkarırlar. Sıkça kullanılmayan, şehir merkezinden biraz uzaklıktaki tren istasyonuna götürürler. İşkence yaparak öldürürler İşkencenin türü, çocuğun nasıl öldürüldüğüne dair bilgiler, basına hiçbir şekilde verilmez. Ama yüzünde şaşkınlık dolu, “garip” bir ifade olan üst düzey polis yetkililerinden biri, ağzından cesetle ilgili şu sözcüğü kaçırır: “mutilated” (parçalanmış)...
                Tabii bu olay üzerine tüm İngiltere susar önce, aileler tepkilidir.  Cinayeti işleyenlerin de iki küçük çocuk olduğunu unutup savaş çığlıkları atarlar, çocukların ailesine lanetler yağdırırlar. Küçük çocuğun cesedi bulunduğunda, polis; gözü dönmüş, saçı sakalı birbirine karışmış, sapık bir çocuk katili yakalamaya kendini programlamıştır... Ta ki mağazada ki güvenlik kameralarından elde edilen görüntülerin incelenmesine kadar, tüm bu görüntüler incelenirken dahi ikna olamamışlardır. Defalarca izlenip, defalarca incelenmiştir. Çocuklar, çocuk psikologları tarafından haftalarca sorgulanmıştır. Sonunda cinayeti kabul etmişlerdir.
                Olayın kendisinden daha da korkunç olan tarafı, çocuklar zırhlı araçla mahkemeye getirildiğinde Liverpool halkı arabaya saldırıp, çocukları parçalamak istediklerini haykırmışlardır. Mahkeme boyunca içeriye basın mensupları alınmamıştır. Temsili resimlerde ise, çocukların koltukları altında oyuncak ayılarının olduğu ve sürekli ağladığı görülmektedir. Karara varılmadan önce, olayı açıklayabilmek için bilim adamları oldukça ter dökmüştür. Çocukların aileleri 3 kuşak öncesine kadar araştırılmıştır. Hatta beyin tomografileri bile çekilmiştir. Bazı psikologlar, çocukların cinayet gününden bir gece önce Child’s Play (Çocuk Oyunu)  adlı korku filmini seyretmiş olup olmadıkları olasılığı üzerinde bile durmuştur.
                Sonuç: Bu benzersiz olay anlaşılamadığı, bir açıklama getirilemediği için, çocukların “toplum için tehlikeli” olduklarına karar verilmiştir. Çocuklar öylesine küçüklerdir ki, kanun böyle bir durum karşısında çaresiz kalmıştır. Ama demokrasilerde çare tükenmez nitekim ve her iki çocuk, hiç çıkmamak üzere ayrı ayrı özel hapishanelere kapatılırlar. Ölene kadar da bütün insanlardan tecrit edileceklerdir.
                Günlerce televizyon ve radyolarda bu konu konuşulmuş, tartışılmış, şiddet’in tanımı yapılmaya çalışılmış kısacası. İnsanı şiddete yönelten nedir??? “Çocuklarda ölüm kavramı yoktur, zarar vermeyi bilmezler ve şiddet tanımları yoktur. Kedinin kuyruğuna teneke bağlamak, sineklerin kanatlarını koparmak gibi alttan alta şiddet içeren davranışlar onlar için doğal davranışlardır.” türünde açıklamalar, olayı “bilimsel olarak” dahi açıklamaya yetmemiştir.
                Sürekli gelişmeyi, sofistike bir uygarlığın en uç noktasına ulaşmayı gözüne kestirmiş olan insan, ardına bakıp şöyle diyor: “Ben ilkel bir hayvan iken, şimdi uygar bir insanım. Kadınları cadı diye diri diri ateşte yakmıyorum, engizisyon mahkemelerini ortadan kaldırdım, artık zamanımın %70’ini savaşarak geçirmiyorum, idam tekniklerim çok daha uygar, atom bombasını keşfederek, anında ölüm vaadediyorum, saldırganlık içgüdülerimle başa çıkabiliyorum ve şiddet’i bir kavram olarak tanımlayabiliyorum...”
                Peki o halde, devletler, siyasetler, otoriteler... Hobbes’ın dediği gibi, her toplum kendi iktidarını yaratıyor, buna da amenna. Şiddet'i de artık bir  "kavram olarak" tanımlayabiliyoruz madem. Ne zaman bitecek içimizdeki bu yok etme, saldırganlık içgüdülerimiz? Neyi, niye yaptığını bilmeyen bir tür olarak neslimizi tüketeceğimiz günleri sabırsızlıkla bekliyorum.

                                                                                                                     Saygılar

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder