2 Temmuz 2014 Çarşamba

Paranoid Fiction


            Belki de yazıya başlamadan önce, darmadağınık bir halde duran odanın fotoğrafını çekip koysam ruh halimi anlatmaya yeterli olurdu her şey. Çünkü beynimin içi darmadağınık çekmeceler gibi. Her şey bir köşeye fırlatılmış ve ne nerede belli değil. Bilen bilir! Ben böyle dağınık bir insan değilimdir. Beynimin içi, ruhum hep fırtınalarla, gel gitlerle doludur, huzursuzdur, bir parça ruh hastasıdır… şizofrendir; evet! Ancak, bu dışarıya pek yansıtılmaz ya da yansıtılmamaya çalışılır tarafımdan. Hele ki şu an valizleri hazırlarken ki dağınıklığım pek bana yakışır bir hâl değil; çünkü ben simetri hastası bir babanın ve çamaşırları asarken dahi renk, boy, tür (çorap, iç çamaşırı vs) gibi klasmanlara göre ayırıp seren bir annenin çocuğuyum. 72 millet annemin temizliğinden, hanım-hatun bir kadın oluşundan söz eder. Annemin annesi de öyleymiş. Rahmetli anneannemi hiç tanıyamadım, ben yeryüzüne gelmeden, hatta daha fikrim zikrim dahi yokken kaybetmişiz onu. Anne annem dışında teyzelerimde altın madalya alabilirler bu konuda. Ev kadını ya da domestik ruhumun anne tarafından gen aktarımıyla bana da bulaştığını buradan çıkarım yaparak varabiliriz. Amma her şey bu kadarla sınırlı değil. Bir de baba tarafı var. Anne tarafım ne kadar anaç, titiz-temiz, düzenli, domestik kadınlar ise, baba tarafımın kadınları da bir o kadar strateji insanlarıdır. Ciddi anlamda politika onların işidir. Hani sulu getirir, susuz götürürler denilen türde insanlardır ki, sanırım bu genlerden bana pek aktarım yapılmamış. Ya da derin bir ironiyle öyle dominant ki anne tarafımın anaç kadın genleri, arada kaynayıp gitmiş stratejik baba tarafının genleri, resesif kalmış çaresizce. Her neyse ( her ne kadar günlüklerimde bu “her neyse” kelimesini bir daha kullanmayacağım diye kendime nasihatler versem de kullanıyorum yine de işte) mevzu babamın beni disiplinli tavrı, otoritesi ile nam salmış babaanneme benzetmeseydi.

29 Haziran 2014 Pazar

Nerdesin Aşkım!?


12. İstanbul LGBT Onur Yürüyüşü'ne atfen yazmayacağım bu yazıyı; ancak yazacağım konu genel anlamda eşcinsellik kavramıyla alâkalı bir anlamda.

Geçenlerde, çok koyu, hani "taşaklı" denen türde bir sol örgütün -adını vermeyeceğim-  üyeleriyle konuşmamız oldu. Kafama takılan bir kaç soruyu sordum; görüşlerini merak ettiğim için, söz dönüp dolaşıp eşcinselliğe de geldi. Eşcinselliğin 21. yy'da ve bilimsel olarak da ispatı yapıldığı halde "sapkınlık" olduğunu söylediler. Ola ki başa geçerlerse de rehabilite edeceklermiş hepsini (ki bu görüşü daha önce koyu Kemalist ve TGB'li, aşırı demokrat ve laik bir vatandaştan da dinlemiştim. Doğu Perinçek imzalı yazıdan alıntılar yaparak) 
Bu konuşmaya ne tür bir cevap verdiğim, ne tepki gösterdiğim kısmını geçersek, konunun sanatla ilgili bölümüne geçmek istiyorum. İçlerinden ODTÜ'lü bir arkadaşa bilinçli bir şekilde Fizik-kimya üçlü amfisi, Türkiye'de  mimari içinde uygulanan ilk soyut heykelin kime ait olduğunu sordum, mühendis olduğu için bilmemesi normal, ancak;  "Ne o öyle demir yığını,anlamsız şekiller..." gibi cümleler kurarak sanatı ve sanatçıyı anlamadan eleştirmesi, şu an yıkmaya çalıştıkları sistemdeki "Böyle sanatın içine tükürürüm" diyen adamdan ve "mantık"larından ne farkı olduğunu sorgulamama vesile oldu. Netice olarak öyle bir aşamaya geldik ki lise münazara yarışmasına döndü olay ve "sanat, sanat için midir?/ sanat, toplum için midir?" gibi evlere şenlik bir noktaya geldik.
Sanatçı, hiçbir siyasi, ekonomik, ahlâki, sosyo-kültürel... kaygı gütmeden eserini ortaya koyabilmelidir. O zaman ancak "sanat" var olabilir ve varlığını sürdürebilir. Ancak ortada çok ciddi bir kısır döngü var, sanat toplumları aydınlatma görevini üstlenirken (ki sanatın asla böyle bir kaygısı olmamalı bana kalırsa), bizimkisi gibi sürekli "gelişmekte" olan, bir türlü aydınlanamayan toplumlarda, sanat maalesef en çok yıkıma uğrayan, lanetlenen bir kavram olmanın ötesine geçemiyor.  

 Hangi sistem, hangi düşünce yapısı, hangi irade benim kimden, neyden, niye hoşlandığımı, ilgi duyduğumu sorgulayabilir. Da Vinci engizisyonda yargılandığında, kendisini hiçbir kurumun sorgulamaya hakkı olmadığını dile getirmişti. Eflatun'u okuyup, düşüncelerini benimseyip, yönelimlerini sorgulamak nasıl bir etik anlayışıdır (?!), inanın benim algı seviyem bunu anlamaya yetmiyor. 

Gün be gün yükselen muhafazakar anlayış bir kenara, işin muğlâklıklarla örülü, en acı tarafı ise; sanatın "toplum" için "halk" için olduğunu söyleyen zihniyetin, eşcinselliği reddetmesi ve eşcinselleri "halk" olarak görememesi! İşte en büyük trajedi burada başlıyor.

16 Nisan 2014 Çarşamba

Tüm Boşluklarımı Doldur

            “Belki de benimle başka insanlar arasındaki tek fark, benim gün batımından hep daha fazlasını isteyişim olmuştur. Güneş ufka uzandığında daha göz kamaştırıcı renkler görmeyi isterdim. Hatta belki de bu benim tek günahım.”

            Son dönemde gündeme ziyadesiyle konu olmuş bir filmin önemli diyaloglarından biri bu cümleler. Aslına bakarsanız bu yazıyı ne Nymphomaniac’ı ne de Lars von Trier’ı eleştirmek için yazıyorum. Benim bütün sorunum insanların niteliksizlikleriyle alakalı aslında. Canım ülkemde yönetmenin ve filmin anlaşılmaması son derece normal. Netice de Ortadoğulu bir toplumuz, eyvallah. Ancak biz kendi milletimizi Ortadoğulu diye eleştirirken bir şeyi es geçiyoruz, Batı-Vatikan-Hıristiyanlık ya da Yahudi’liğin tüm dogma yanlarını ve aslında modern diye nitelendirdiğimiz her şeyin de tüm iç organlarına kadar küflenmiş olduğunu, örümcek tuttuğunu, yosunlarla kaplandığını… iş görmez nitelikte olduğunu ve daha bir sürü şeyi işte. Tüm bunlara yeri geldikçe değiniriz; medyada o kadar yer buldu ki bu mevzu şimdiye kadar okuduklarımı gözden geçirince;” Hayır abi, siz filmleri nerenizle izliyorsunuz!” demeden geçemiyorum. Zaten bundan başkada sorabilecek başka bir soru bırakmıyorlar insana.

            Öncelikle bir insanın (bu ister sanatçı olsun, ister bir doktor, ister bir usta) yaptığı işe bakarken o insanın hayatını, yaşanmışlıklarını da incelemek gerektiğini düşünüyorum. Özellikle bu durum sanatçı-eser arasındaki bağlantıyı anlamak ve açıklamak açısından son derece önemli bir mevzu. Sanat, din ve kralların iktidarın tekelinden çıkıp bireysel ve modern bir hâl aldığından beri bu çok önemli bir konudur çünkü. Özellikle Barok Dönemi belki de bu dönemin başlangıcıdır. Mesela Caravaggio’nun eserlerinde dini bütün figürler fazlasıyla dünyevidir. Bellini’nin Azize Terasa’nın Vecdi konulu heykelinde vecd anı değil, bir kadının orgazm anıdır mermere yansıtılan. Elbette bu öyle kabul edile bilinir bir durum değildir. Pek çok sanatçı hakkında, bu nedenle o dönemde Engizisyon mahkemelerinde yargılama kararı çıkmıştır.

            Konuyu bu kadar derine alıp incelemek istemezdim, ancak Trier’ın filmi tam da bu derinliği içeriyor. Seyircinin filmi okuyabilmesi de bu nedenle zorlaşıyor işte. Aziz milletimin durumu sadece porno olarak görmesinin nedeni de tam olarak bu. Bir gazete yazısında denk geldiğim sözde olumlu eleştiri olan yazıda da Seligman karakterinin din adamı olarak yorumlanmasının nedeni de yine tam olarak bu nedene bağlı!

            Gelgelim biz Trier’ın meselesine. Dediğim gibi önce bu adam kimdir, derdi nedir ona bir cevap bulmaya çalışalım. Trier’ın ailesi komünal yaşama inanıyor ve aynı zamanda nüdist bir anne-baba figürü söz konusu yaşamında. Hiçbir sınır olmadan yetiştiriliyor ya da sınırsız bir özgürlük veriliyor kendisine demek daha doğru olur. Ancak bu sınırsız özgürlük kavramı, kuralsızlık Trier’in hayatını oldukça zorlamışa benziyor. Bunun da temel nedeni sanırım toplumda kendisi gibi yetişmiş, kendisi gibi düşünen insanların azlığı. Bu kendisinde bir ayrık otu durumu yaratmış olmalı muhtemelen. Fakat bu durum sadece ona özgü değil, eğer bir yerde ötekilerden farklı olarak düşünen biri varsa o kişi her zaman bir kaosa, mutsuzluğa sürüklenir. Trier’in tüm filmlerininde konuların birbiriyle bağlantılı olmasının nedeni tam olarak bu sanırım. Antichrist’te tilkinin “kaos hüküm sürüyor” demesi gibi. Ana karakter (özellikle erkek) idealist ve rasyonalist bir karakteri canlandırır hep. Güçlüdür, akıllıdır, mantıklıdır. Fakat öyle bir noktaya gelir ki filmin sonunda hep kendisiyle çelişir. Seligman karakteri gibi, Antichrist’te psikolog eş figürü gibi, yine Melankoli’deki eş figürü gibi. Bunun da temelinde idealizm+rasyonalizmle olan mücadele yatar. Çünkü Trier insan doğası gereği kötüdür, doğa da kötüdür gibi bir düşünceye sahiptir. İnanç konusunda ya da inanmak konusunda ciddi sıkıntıları, açmazları vardır. Elbette bu durumu sadece din bazlı ele almamak gerekir. Nitekim inanç ya da inanmak sadece Tanrı ile alakalı değildir. Çok ciddi bir güvensizlik sendromu vardır film karakterlerinde. Ve bu karakterlerden biri ya da bir kaçı kendisidir aslında. Kendini senaryoya dahil etmiştir. (Caravaggio’da tablolarına kendini hep bir köşeye dahil etmiştir.) Melankoli’deki bunalımlı, depresif kardeşin aslında Trier olduğunu söyleyebiliriz. Kendisinin o dönem ki ruh halidir bu.

            Trier yasal babasından dünyaya gelmemiştir. Annesi, çocuğunda sanatçı genleri bulunsun istediğinden müzisyen bir adamla cinsel birliktelik yaşamıştır. Bundan elbette yıllar sonra haberi oluyor. Filmlerde ki  genel olarak anne karakterlerinin bu kadar otonom olmasının nedeni sanırım buradan geliyor. Bir diğer konuya tam olarak girmeden önce değinmek istediğim bir nokta da Trier’ın asla mizojin olamayacağı yönünde. Bunu da filmin sonunda ki cümleler son derece doğrular nitelikte. Bir diğer mevzu ise Oedipus kompleksi ya da Oedipus kargaşası dediğimiz durumda  Trier filmlerinde yer alan bir konu. Sanırım bunun temelinde de yine cinselliğin insana en hakim iç güdü olması ve dinlere göre günah addedilmesiyle alakalı olduğunu söyleyebiliriz.

29 Mart 2014 Cumartesi

Çöp'süz Hava Sahası!



            Son dönemde sosyal medyada bir video dolanıyordu. “Köylü Ekrem”. Bu videoyu paylaşan herkes birkaç kelime ekliyordu yorum kısmına “Ben de köylü Ekrem’im” diyerek. Video muhakkak denk gelmiştir, ben de defalarca paylaşan arkadaşlarımı görüp neymiş bu deyip öyle bakmıştım. İzledikten sonra da herkesin neden öykündüğünü daha net idrak ettim. Adam, tüm düzene, sisteme, basma kalıp düşüncelerimize, hırslarımıza, hayatın tüm hayhulasına kocaman bir “nah çekmiş!” desem, hiç de abartmış olmam. Sistemin yolsuzluklarından, büyük şehirlerin gürültüsünden kaosundan, tıka-basa doldurulduğumuz kültür-din ve ezberletilmiş olan onca şeyden uzakta kendi doğrularını benimseyerek yaşamakta. Pek çok kişi yaptığı yontma ahşap işi çalışmalarıyla “kafa bulmuş”, eleştirmiş; ama o bildiği doğrulardan ve sevdiği işi yapmaktan vazgeçmemiş. Böyledir, biz inceliklerden anlamayan bir milletiz. Sessiz sakin bir ortam ister, curcunanın ortasına atarız kendimizi her defasında nasıl olursa. Şöyle yetişkinlik çağını biraz atlamış, iş yaşamının stresini yaşamış insanların ağzından da genellikle duyduğumuz küçük bir tatil kasabası ya da köye yerleşmektir hayalleri. Öyle yorulmuşuzdur, öyle bıkmışızdır. Kocaman kocaman hayaller, yatlar katlar, villalar, gemicikler, bolca ayakkabı kutusu... falan değildir hiçbirimizin hayali. Bir parça huzur, kafa ve ruh dinginliği, sevdiğimiz şeyleri yapmak, sevdiklerimizle aynı ortamda bulunmak… Toprağa dokunmak, kendi çapımızda bir şeyler ekip-biçmek, denize ayaklarımızı sokmak, balık tutmak, akşama dostlarla mangal sefası yapmak… Ohh! Hayat bu deyip hamağa atmak kendimizi…
            Öyle bir giriş yaptım ki, yazmak istediğim şeylerle nasıl bağ kuracağımı inanın ben de bilmiyorum. Makale tarzı bir yazı yazmak değildi niyetim, beynimin içinde filler var. Onlar tepişirken benden mantıklı şeyler yazmamı beklemeyin. Yazanları yeterince okuyorum zira. Bazen öyle temiz bir dille yazılmış, öyle güzel yazılar okuyorum ki, bunu okuyan her insan evladı imana gelir demekten kendimi geri alamıyorum. Ama öyle olmuyor. Kutsal kitaplara inanan insanların, insanlık için bir parça özveri istemesini nasıl kulak ardı edebiliyorsunuz ciddi anlamda idrak edemiyorum, inanan insanlar olarak sizden bahsediyorum tam olarak. Bazen “sanırım ben çok salağım” diyerek kendimi teskin ediyorum. Ama salağa yatamıyorum! Ne çok parti var, ne çok görüş, ne çok inanma biçimi, ne çok ayrıştıracak özelliğimiz varmış meğer. İnsanız işte! Tek açıklama getirebileceğimiz cevabım da bu. Daha etkin ve yetkili bir cevabımda yok.
            Bir seçim öncesi yine galeyana gelmiş bir halk görüyorum. İster istemez seni içine focuslayan bir enerjiye sahip tüm bu yaşananlar. Okuduğum, büyüklerimden dinlediğim, kendi yaşadığım tarih tekerrürden ibaret olan bir tarih maalesef. Daha acılarını, daha kötülerini de duydum diyerek acılarımızı kıyaslamayacağım şimdi. Ancak sorunlara kısa vadeli çözümler bulmaya çalışmanız yağmurdan kaçarken doluya tutulmamızda olabilir. Tüm bu ihtimalleri bir kenara bırakırsak daha da önemlisi var oy vermek bir insanın iradesidir, kişiliğidir, kimliğidir! Aslında hiçbir koşulda kabul etmeyeceğim bir düşünce biçimi bu; ancak şartlar  bunu gerektiriyor ve ne yapılması gerekiyorsa yapalım diyorum ben de!

25 Mart 2014 Salı

O Sadece 1 Çocuk

               Bir yazı yazsam ve öyle bir yazı olsa ki "dünyada" ki tüm acı ve kederler bitse bir an önce. Ya da öyle bir fotoğraf karesi… Zamanı durduran! İnsanlara alın, alın görün ne yaptığınızı diyecek türde bir an olmalı. Yok mu öyle bir an. Nice öyle zamanlardan süzülüp gelmedik mi!? Bizi birlik haline getiren nice vak’alar yaşamadık mı?! Neden böyle peki?!

          Odaklanamıyorum hiçbir şeye, bazen cam bir fanusun içine kapatıp kendimi tüm bu yaşanan olaylardan sıyrılasım var. Yok öyle bir dünya! Çocuklar ölüyor kardeşim… Biz hâlâ gökyüzünü dahi bölgelere ayırıyoruz. Milletlerden, kimliklerden, soylardan, soplardan… bahsediyoruz. Milyon tane yazı da yazılsa, trilyonlarca fotoğraf karesi de sürülse önünüze “imana” gelemezsiniz biliyorum!Aklınızdan vurulmuşsunuz çünkü, vicdanınızı çocukları öldürürken ütüleyip bir kenara asmışsınız. Öyle cafcaflı  vicdanlarınız var ki yanar döner, bir tek size gelince sağduyudan bahseder… ama çocuklar ölür. Bir zamanlar ben çocuktum ve o zaman gencecik fidanlar ölürdü, üzülürdüm çocuk aklımla, ağlardım. Ben büyüdüm ve bu defa çocuklar ölüyor. Değişen hiçbir şey yok. Dünya yine aynı tas, aynı hamam. İktidarlar geliyor, iktidarlar gidiyor, insanoğlu serini koyuyor inandığı dava uğruna ya da kendi haklı davasınca kefenini giyip çıkıyor hodri meydan diyerek… ama çocuklar ölüyor… Gencecik fidanlar. Annesinin gözünde dünkü çocuktur 20’sinde bir fidan da. 14’ünde, 10’ununda, 8’inde… 
                   Bir çocuk o yaşta sevmeyi tatmalı, sevilmeyi, hayal kurmalı sonra pes etmeli, koşmalı, küfretmeli, acı çekmeli ve ağlamalı, çocukluğa dair her şeyi yaşamalı, tatmalı... ama asla ve asla öldürülmemeli emirlerle, tacizlerle, tecavüzlerle... Ve hiç bir çocuğun dini, dili, rengi, mezhebi, memleketi sorulmamalı... Dünyanın neresinde olursa olsun, o sadece 1 çocuk!!! (Tüm kalıplaşmış değer yargılarınız batsın!)


                   Korkan bedeninizde, titreyen bacaklarınızı gizlemek için... vurmayın çocukları…




7 Mart 2014 Cuma

Kutlu Kurban Bayramı Günü

           
Madem geldik yine önemli günler ve haftalar dolayısıyla mühim bir güne, iki kelam edelim dedik. Malumunuz biz de adettendir. Yazan-çizen-konuşan... tüm bunlara rağmen değişen çok da bir şey yok. Kaliteli yazıları okuyup feyz almanın dışında pek bir şey yaptığım da yok. Bolca sosyal medya içerisinde gündemde yer bulmuş konuları takip etmek ve milletin saldırgan, kızgın, öfkeli yorumlarını anlamdırmakta ayrı bir iş ve ilgi alanım tabii. "Sosyal medya antropoloğu oliciim biraz daha büyüyünce" Yalnız bu hızlı bilgi akışı ve enformasyon kirliliğine dair daha önce de hissettiklerimi söylemiştim. O kadar hızlı güdemi kirletiyor ve değiştiriyoruz ki, artık hiçbirini yadırgamaz hale geldik. Bir kez daha söylemek lazım, tüm yadırgadıklarımızı kanıksıyoruz bir süre sonra. Gündemi kirleten sadece siyaset mi? Peki ya siyasetten ayrı kendimizi düşünebilir miyiz?! 25 kuruşluk suyu 1 liraya alırken siyasetten nasıl ayrı-gayrı durabiliriz ki?! Peki ya siyaseti ve gündemi alabora eden siyasetçiler mi tek sorun?! Biz hiç kabahatli değil miyiz?!
            Açıkçası son dönemde pek de hümanist değilim. Hümanistliği de insanları sevmek olarak yorumlayan algısı kıt insanlardan hiç hiç değilim. Hümanizma insanları ayrıştıracak etnik, dil, din, mezhep gibi mefhumları tanımayan bir düşünce-anlayış biçimidir. Ve ben insanları sevmem! Zaman içinde git gide nezaketsizleşip, doğallık ayağından saygısızlaşıyoruz. İkisi aynı şey değil. Sevgili hayvanlar alemine bulaşmayın o nedenle. Kendinize saygısı olmayanın, hayvanlara nasıl saygısı olabilir ki zaten.

23 Şubat 2014 Pazar

Loading, please wait...

               Yazı yazmak için her defasında kendime bir konu seçip ve daha da önemlisi yazıyı yazabilecek isteği/şevki getirmeye çalışsam da nihayetinde başarılı olamadım bugüne kadar. Her nasıl oluyorsa, gelişme bölümüne geçmeden cozutmaya başlıyorum. Konu yörüngeden çıkıyor, toparlayamıyorum sonrada. Bu yazının gidişatından da endişeliyim aslına bakarsanız. Neyse, bi bakalım bu defa başarıya muvaffak olabilecek miyim?!
                26 yaşıma girdiğimden beri, bi rehavet, aman bana dokunmayın siz eğlenin/keyfinize bakın gençler havası var üzerimde. Bir de son dönemde negatif elektrik yüklüyüm. Kendimden çevreye yayılan ve çevreden bana nüfuz eden. Sırf aman bana bir şey sormasınlar diye deve kuşu gibi kafamı bacaklarımın arasına gömüp geziyorum desem yeridir. Her neyse, çok fazla kendimden dem vurdum. Şimdi uzun aradan sonra tekrar aynı kısır döngüye düşmemek adına konuyu toparlamaya çalışayım. Yazmaya çalışacağım şeyi iki film üzerinden anlatmaya çalışacağım. Diğer türlü yine kelimeler pek bi kifayetsiz kalacak.
                Filmlerimiz Fransız yönetmen Bunuel'in Phantom of Liberty ve  Yunan yönetmen Lanthimos'un Dogtooth'u. İzlemediyseniz, izleyin diye tavsiye etmiyorum. Çünkü izledikten sonra devreler yanıyor. Hele benimki gibi otu boku her şeyi sorgulayan bir tipseniz hiç girmeyin bu işe. İzlediyseniz de şayet, anlatması daha kolay olacak anlatmak istediğim şeyi. O halde önceliği Bunuel'in filmine vereyim ve daha fazla dağıtmadan toparlamaya çalışayım konuyu.