23 Şubat 2014 Pazar

Loading, please wait...

               Yazı yazmak için her defasında kendime bir konu seçip ve daha da önemlisi yazıyı yazabilecek isteği/şevki getirmeye çalışsam da nihayetinde başarılı olamadım bugüne kadar. Her nasıl oluyorsa, gelişme bölümüne geçmeden cozutmaya başlıyorum. Konu yörüngeden çıkıyor, toparlayamıyorum sonrada. Bu yazının gidişatından da endişeliyim aslına bakarsanız. Neyse, bi bakalım bu defa başarıya muvaffak olabilecek miyim?!
                26 yaşıma girdiğimden beri, bi rehavet, aman bana dokunmayın siz eğlenin/keyfinize bakın gençler havası var üzerimde. Bir de son dönemde negatif elektrik yüklüyüm. Kendimden çevreye yayılan ve çevreden bana nüfuz eden. Sırf aman bana bir şey sormasınlar diye deve kuşu gibi kafamı bacaklarımın arasına gömüp geziyorum desem yeridir. Her neyse, çok fazla kendimden dem vurdum. Şimdi uzun aradan sonra tekrar aynı kısır döngüye düşmemek adına konuyu toparlamaya çalışayım. Yazmaya çalışacağım şeyi iki film üzerinden anlatmaya çalışacağım. Diğer türlü yine kelimeler pek bi kifayetsiz kalacak.
                Filmlerimiz Fransız yönetmen Bunuel'in Phantom of Liberty ve  Yunan yönetmen Lanthimos'un Dogtooth'u. İzlemediyseniz, izleyin diye tavsiye etmiyorum. Çünkü izledikten sonra devreler yanıyor. Hele benimki gibi otu boku her şeyi sorgulayan bir tipseniz hiç girmeyin bu işe. İzlediyseniz de şayet, anlatması daha kolay olacak anlatmak istediğim şeyi. O halde önceliği Bunuel'in filmine vereyim ve daha fazla dağıtmadan toparlamaya çalışayım konuyu.

                Filmin her karesi ibretlik aslına bakarsak. Bu tarz deneysel filmler belli bir konu üzerinden gitmediğinden her parçada farklı bir konuyu ele alıyor yönetmen. Bize yıllardır öğrendiğimiz kabul ettiğimiz doğruları sorgulatıyor. Biz bardağa bardak dediğimiz için onun adı bardak. Süt veya yoğurt aslında beyaz mı?! Beyazın adı, siyah olsaydı biz öyle öğrenseydik garipser miydik?! Bir İngiliz'in water demesi, bir Türk'ün su demesi kadar doğal değil midir?! diye uzar gider örnekler... Dediğim gibi her sahne ayrıntılarla, incelikle işlenmiş. Kurgusunda bir hata bulamazsınız. Bulacağınız hata da yıllardır benimsediğiniz kalıplara ne kadar adapte olduğunuzu gösterir.
                 Filmin başındaki sahnelerden birinde bakıcı kadınlar, çocukları parka götürür. Konuşmaya dalarlar ve yabancı bir adam çocuklara yaklaşıp fotoğraflar verir. Çocuklar merakla inceler fotoğrafları. Kesin pedofili adam, pis sapık diye saydırırken, her şey gayet yolunda gitmektedir. Bakıcı kadınlardan birinin evini ele alır yönetmen. Çocuk annesine koşar ve parkta adamın verdiği fotoğrafları annesine gösterir. Annesi fotoğrafları incelerken yüzünün rengi değişir, bi köpürür falan. Bu defa da garanti pis, sapık, pornografik şeyler var dersiniz doğal olarak. Çocuğunu kaçırır gibi odasına yollar. Bakıcının işine son verir. Sonra kocasının kucağına oturup, şaşkınlık ve hayret içinde fotoğrafları incelerler heyecanla. Eee diyorsunuz, ne var o fotoğraflarda?! Sanat tarihi açısından önemli, şehirlerin en önemli mimari yapılarına ait fotoğraflar... İmana geliyorsunuz tam o noktada.
                                  
 Ancak film ilerledikçe taşlar yerine oturuyor. Mesela bir otelde bir araya gelen insanlar. Her birinin ayrı bir hikayesi var. Her bir hikaye çok titiz bir çalışmanın ürünü. Din adamlarını, dogmatik bilgiyi, iyi din adamının arzularını terbiye etmiş olan, kötü din adamın ise hâlâ arzularına boyun eğen olduğunu görüyorsunuz. Yani din işlerine bulaşınca tenindeki tüm arzuyu da "seni çöpe atacağım poşete yazık" adlı mottoyla tamamlıyormuşsunuz. Gencecik bir delikanlı, yıllardır kendisine bakmış 50'sindeki taş gibi hâlâ bakire olan teyzesini kaçırıp otele getiriyor. Aşk var ortada, nasıl bir kendini sorgulayış, vicdan azabı...!
                                
 Bir de sado-mazo bir çift var, seyreylemeyin cümbüşü, öyle böyle değil. Kadın adamı,  cat of nine tails'ı ekipman olarak kullanarak bir güzel kırbaçlıyor. Tabii olayda sado-mazo boyutunu düşününce "zevk almak kaçınılmaz" oluyordur doğal olarak.
                 Gelgelim benim için en önemli sahneye. Film de bu sahnede çözülüyor zaten, emin olun. Bir grup insan. İçinde akademik ünvana sahip şahsiyetler. 10 yaşlarında bir kız çocuğu. Hepsi bir yemek masası etrafında klozetlere oturuyorlar. Konu günde ne sıklıkla tuvalete çıktığımız ve ne kadar dışkı bıraktığımız dünyaya. Bu arada basit ve önemsiz olarak algıladığımız idrarımız, bokumuzdan (ne yazsam diye çok düşündüm, hem böyle bir filmi izle ve anlat hem de bok diyeme iyi mi?! ) daha önemliymiş meğer Dünya'yı kirletmede. Her şey gayet normal, insanlar da yemek masası etrafında yemek yerken ki doğallık. Oysa düşünsenize, toplu halde birbirimize bakıp sıçtığımızı, bir de üstüne böyle doğal doğal sohbet ettiğimizi. Kadınlı-erkekli bir de çocuk ekürili üstelik. Pek kafanızda canlanmıyor değil mi?!
                              
Derken küçük çocuk "Anne ben acıktım!" diyor ve dananın kuyruğu da orada kopuyor zaten. Hayin evlat öyle mi denir? Bi öğretemedim tuvalet masasında acıktım dememeyi. Normal şartlarda nasıl olur? Yemek masasında tuvaleti gelen ve bunu söyleyen çocuk azarlanır değil mi!? Ama kimin normal şartları, hangi ezberlenmiş şartlar!? Daha sonra yemek masasının kenarında elinde peçetelerle bekleyen evin hizmetlisine, klozetten kalkan misafirlerden biri, sessizce mutfağın nerede olduğunu sorar. Mutfağa girip kapıyı üstünden kilitler ve yemeğini kapalı bir bölmeden çıkarıp yer. Derken misafirlerden başka biri kapıyı tıklatır ve içeriden" dolu!" diye ses gelir. Kapıyı çalan kadın ise biraz da utanarak "affedersiniz" diyerek uzaklaşır. Tüm bu sahne bizim yıllardır ezberlediğimiz mutfak ve tuvalet alışkanlıklarımız üzerine çok çarpıcı deneysel bir sahnedir. Ahlak kuralları, redd ettiğimiz ve yahut aksi şeklinde davrandığımızda kabahatli görüldüğümüz kurallar. Film çok geniş kapsamlı bir film, eğer anlatmak istediğim film olsaydı sabaha kadar yazardım; ancak sonunda bağlamak istediğim bir nokta var; o yüzden Dogtooth'dan da bir kaç sahneye değinip, sadede gelmek istiyorum.
                Yunan yönetmen Lanthimos'un filmi, insanı oksijensiz bırakacak türde bir film. Allak bullak oluyorsunuz bir süre sonra. Sinirleriniz bozuluyor. Yanlışlarla doğruları bir kefeye koymaya kalksanız hiç kaçarınız yok sizi ortadan ikiye ayıracak bir güce sahiptirler. Aile kavramını sorguluyorsunuz. Anne-baba olmayı, toplumu, bize öğretileni nasılda ezberlediğimizi ve sınırların dışına çıkmakta nasıl da korkak olduğumuzu. Ailenin babası eve bir köpek getirmek istiyor. Zaten her şeyden baba sorumlu, anne fazlasıyla edilgen bir karakter, çocukların ise adı yok zaten. Gerçi hoş, filmde hiç kimsenin adı yok. Sadece Christina ismini özel isim olarak duyuyoruz. Onunda aileyle bir kan bağlantısı yok. Çocukları bir köpek gibi eğitiyor, komutlar dahilinde. Evin babasının eve getireceği köpeğin eğitim süresi henüz dolmamış. 5. aşama dolduktan sonra köpeği eve getirecek. Filmi sanatsal veya deneysel boyutuyla incelemek çok uzun sürecek. Her iki filmde anlatmak istediği konu ile çok başarılı. Yine bir yemek masası etrafında oturan aile, kız annesine "Anne telefonu uzatır mısın?" diyor ve anne tuzluğu uzatıyor. Yani kız tuzluğu, telefon olarak öğrenmiş. Daha bir çok kelime var, çocuklara bambaşka bir anlamla öğretilen. Tüfek, zombi, deniz, kuku... Kedinin nasıl bir düşman olduğunu, baba kendince kanlı üstü başıyla ispatlıyor. Kedilerin çocukları yuttuğunu söylüyor. Kedilere karşı köpek gibi saldırılırsa korkutabileceğini öğretiyor baba karakteri.
                                 
         
                                 
                   O kadar çok sahne var ki mercek altına yatırılması gereken. Mesela, Christina özel bir ada sahip tek kişi, babanın güveni ve izniyle evlerine giriyor ve evin tek erkek çocuğunun cinsel ihtiyaçlarını karşılıyor. Burada önemli bir nokta var, o da şu; 3 çocuk, ikisi kız biri erkek. Ev tamamen yüksek duvarlarla örülü. Kimse girip çıkmıyor eve. Teknolojik iletişim eşyaları yok. Telefon sadece annenin yatak odasında dolapta gizlenmiş. Tv'de sadece video izlenebiliyor o da kendilerinin çektiği görüntüler. Tüm bunlara rağmen çok iyi müzik, tıp, yüzme ve buna benzer konularda eğitim almışlar.
                                   
 Ancak dış dünyaya dair pek çok bilgi başka bir kelimeyle ikame edilmiş. Evden dışarı çıkmak ancak ve ancak otomobille mümkün, bunun ön koşulu da köpek dişinin düşmesine bağlı. Zaten filmde kapıyı açıp, umut ışığı sağlayan sahne de burada gizlenmiş. Fakat yukarıda belirttiğim Christina ve erkek çocuğun cinsel birlikteliği, erkeğin ihtiyaçları bu kadar önemliyken, aile kız çocuklarına böyle bir ayrıcalık tanımıyor. Ta ki Christina, evin büyük kızından kendisine oral seks yaptırmak için, ona dış dünyadan bir şeyler sunup, ailelerini yozlaştırıp ailenin babasının hışmını üzerine çekene dek. O zaman baba, evlerine artık hiçbir yabancıyı alamayacaklarını ve erkek evlatlarının cinsel ihtiyaçlarını karşılaması için kız çocuklarını görevlendireceğini söylüyor.
                               

                                
                               

 Erkek çocuk gözleri kapalı bir şekilde kız kardeşlerinin uzuvlarının dolgunluğuna bakarak karar veriyor. Normal şartlar altında böyle bir sahneyi hayal edebiliyor musunuz?! Biz 3. sayfa haberlerinde böyle şeyleri okuduğumuzda midemiz bulanmaz mı?! Lanet etmez miyiz?! Özellikle son dönemde imamların, din tüccarlarının hanesinde çıkan bu sapkınca olaylara olan öfkemiz yersiz midir bu durumda?! Aile dış dünyanın kötülüklerinden, ahlaksızlığından çocuklarını korumaya çalışırken, çocuklarına vermiş olduğu ödül veya ceza(!?) nasıl yorumlanmalıdır böyle bir durumda!?
                  Eğitimli birer köpek olmak veya çoğunluğa uyan bir koyun sürüsü yetiştirmek... ezberletilmiş ve değiştirilmesi mümkün olmayan kurallar yığını. Son dönemde bir şeyden çok rahatsızım. Ortadan 40 parçaya ayrılmış insanlar, bırak karşısındakiyle, öteki grupla zıt düşüncelere sahip olmayı, kendi kendisiyle delicesine çarpışan insanlar... İnançsızım diye çırpınırken delicesine bir inanca itaat eden insanlar... İnanmak güzel şeydir, neden bu kadar korkuyorsunuz ki inançlardan? İnanmak sadece Allah'a, dine inanmak değildir. İnanmak, inanç insanı güçlü kılandır. Vicdanı terbiye edendir, kendinden başkası olduğunu hatırlatandır... Din tüccarları yüzünden, inançlı insanlardan soğutulmak çok kötü, korkunç bir şey. Vejeteryan olduğunu söyleyip, sokakta bacağı kırık kedi ya da köpek görüp ses çıkarmayan insanlar var, pet shoplara akın akın saldıranlar... Sadece et yememek değildir tüm mesele. Kendinden başka bu dünyada yaşayan insanlara ve tüm canlılara saygı duymaktır özü. Su kaynakları, ormanları tüketerek vejeteryan olamazsın. İyi de ben bütün eylemlere katılıyorum ki zaten deme şimdi?! Eyleme katılmak değil mesele, eylemde bulunmak asıl mesele. Hunharca tüketirken yeterince olumsuz eylemde bulunmuş oluyorsun (oluyoruz) güzel kardeşim. Homofobik ve transfobik olanlar var bir de. Bunlar dünyada en normal en doğru insanların kendileri olduğunu zanneder ve kendileri izin verdiği için "normal insanlar" olarak, "anormal insanlar"ın da yaşam alanı bulduğunu iddia edecek kadar cüretkârlardır. İşte tam da bu nedenle dogmatik inançlılar kadar, inançsızların insanın gözüne gözüne sokarak "ben inançsızım" demeleri  rahatsız ediyor beni. Et yemeden duramayan, şöyle bir kuzu olsa da yesek diyen insanların vahşiliği kadar, vejeteryanların kibirli her şeyin en iyisini ben bilirim, en doğrusunu ben yaparım halleri de rahatsız ediyor beni. Heteroseksüellerin dünyada bir tek onlar sevebiliyormuş ve sevişebiliyorlarmış idesine inat; eşcinsellerin veya transların kendilerini bu topluma ispatlamak adına göze batırmalarından da rahatsızım. Dünya henüz sizin yaşantınızı kabul edecek kadar bir film stüdyosuna dönüşmedi. Ölerek çoğalmıyoruz maalesef. Ölsek de, hangi dava uğruna olursa olsun eğer medyada isim yapmışsak, toplumun kalbini bir şekilde kazanmışsak popüler oluyor ve anılıyoruz. Ancak öldükten sonra tatmin olacak herhangi bir egonuz kalmıyor.
                  Geçen günlerden birinde oldukça okuyan, araştıran bir insanla az önce bahsettiğim filmler dahilinde kalıplaşmış kavramları tartıştık. Söz dönüp dolaşıp az önce bahsettiğim dinler, vejeteryanlık, eşcinsellik konusuna geldi. Koyu materyalist olan bu insan, inanan insanlara duyduğu saygıdan bahsetti, Kürt kardeşlerimiz dedi, hayvanlara olan saygısını insanda bir hayvandır diyerek sembolize etmeye çalıştı, sıra eşcinselliğe gelince "erkek adam g*tünü s*ktirir mi?" oldu cevap. Aslında bu modern görünümlü kardeşimiz en başından beri kendini ve bizi kandırıyordu. Dindarlara karşı antipatisi, kendi etnik kökeninden olmayanlara nefreti, hayvanları afiyetle yemek gibi bir sempatisi, gizli eşcinsel olabilecek de bir kapasitesi vardı (sonuncusu için bana göre öyle!) Özellikle de erkeklerin anal sekse olan düşkünlüğünü düşünürsek(çocuk tecavüzlerindeki oranlamayı da hesaba katıyorum!) ve Yunan filozofun dediği gibi "göt deliği sonsuzluktur" sözüyle de desteklersek daha açıklayıcı olmuş oluruz.
                     İşin daha da komiği, filmler ve antropoloji üzerinden ilk insandan beri ezberletileni yaşadığımızı, ahlak yasalarımızı bu şekilde tayin etmeseydi atalarımız şu an bize anormal gelen her şeyin ne kadar normal olduğunu anlatmaya çalışınca da "bu şekilde tüm genel-geçer kuralları reddedince çok mu çağdaş oluyorsunuz?" yaftalamasıydı yanıt olarak aldığım karşılık.
                   Benim çağdaş olup olmamam değil mesele. Ya da tüm bu saydıklarıma karşı benim tavrım nedir? Fakat son dönemde yaşanan şeyler artık komik ötesi değil mi?! Yazacak bir şeyde bulamıyorum. O yüzden siyasetten ve beni aptallaştırabilecek ne kadar çok şey varsa uzak durup kendimi dinlemeye çalışıyorum. İlber Ortaylı'nın da dediği gibi "Tehlikeli olan cahiller değil, yarı cahiller!". Son dönemde gelişen olaylar üzerine yapılan yorumları duydukça gözlerim yaşarıyor. Ve biz tam manasıyla yarı cahil bir toplumuz.
                    Bu yazıyı yazma nedenim yaklaşık bir ay önce kuaförümle girdiğim diyalogdan kaynaklı. Kendisi aslında namaz kılan, içinde inanılmaz Allah inancı taşıyan bir insan. Dış görünüşüne bakıp buna ihtimal vermezsiniz. Ama derler ya, parayla imanın kimde olduğu bilinmez diye. Aynen öyle. Kimseye kötülüğünü görmedim, dürüstte bir kadındır. Benim inançlı bir insan olmadığımı da bilir. Konuşmamızda bana, bugün bu ülkede olanlardan çok rahatsız olduğunu, insanların artık zıt kutuplara ayrılıp safını belirlediğini yarın bir seçim olur da iktidar değişirse yeni gelenlerin modernlik adına bunlardan farkı kalmazsa diye çekindiğini belirtti. İşte asıl mesele bu! Biz nasıl yıllarca bundan korktuysak, birilerinin de aynı şekilde korkacak bir davaları olduğunu anlamamız gerek. İnsanları anlamak, dinlemek, empati kurmak yerine yargılamayı seçiyoruz, ön yargılarımızla. Kabataş'taki kadın o iftirayı attığında, karşı takımın taraftarının bu olaya gözü kapalı  inanma sebebi de buydu. Oya Baydar'ın T24'te bu konu ile ilgili çok şahane bir yazısı vardı. Gayet elini vicdanına koyup yazılmış bir yazı, okumak isteyenler içinde yazı bu. Medyanın ikiyüzlülüğünü Gezi'den bu yana anlıyorsunuz siz. Ama daha önce yazmıştım, medyayı ve karalamalarını ben çocuk yaşta öğrendim. Hiç olmamış bir şeyi, olmuş  gibi, olmuş bir şeyi ise olmamış gibi göstermeyi çok iyi bilirler. Bir Aydın Doğan başta iktidar yandaşıyken, sonra çıkarlar ters düşünce karalamacısı olabiliyor. İhalelere, rantlara göre şekil alan kadim gönül bağları hiç eksik olmuyor medya patronlarının. Çıkarlar nasıl ters düşerse pamuk iplikleri de bir anda aynı şekilde kopuyor. İnternet yasağı sahiden porno için miydi?! Sizi üzmek istemem ama harıl harıl porno izliyorum. Güvenli İnternetiniz neden gece çöküyor da siyasi dahi olmayan duvar yazısı (sokak sanatı) siteleriniz çökmüyor. Bu kadar basit bir mevzu sizi neden rahatsız etsin ki?! Yetişkin bir insanın porno izlemesi değil  mesele, yetişkin bir insanın 11 yaşındaki çocuğu(yaş sınırı git gide düşüyor) isteyecek kadar adi olması tüm sorun. İnternette çocuk pornosu araması ve bundan tatmin olması sorun. Kendi google aramalarımda bazen ensest ilişki hikayesi arayan insanların verileri geliyor, sağlıksız olan bu! Adam "gözlüklü porno" aramış mesela, benim blog çıkmış. Olabilir, fantezilerine söz söyleyemem dostum. "Raad ol yani!"
                Kendini modern, okumuş, yazmış, farklı addeden arkadaşlarım, lütfen bu kadar fevri olmayın! Siz onlardan daha iyisiniz! Siz kendinizi okuyarak, düşünerek değiştirmiş, ezberletilmiş kurallara boyun eğmeyenlersiniz. Sizler eğitimli bir çoban köpeği ya da sadece önüne bakan ileriyi göremeyen koyunlar değilsiniz. O halde lütfen yarı cahiller gibi davranmayı kesin!
                     Konu yine çok uzadı, çok dağıldı... Uzun zamandır yazmayınca paslanmışım. Giriş-gelişme-sonuçsuz bir yazı oldu. Hepsini okuduysanız yazımın, "Ne etti, elde var seks" diyerek bitirmek istiyorum . Kendinize iyi bakın sevgi  pıtırcıklarım. Negatif elektriğim kesildiği gün hayata döneceğim inşeallah!

** Bol fotoğraflı yazı yazdım, anafikir olmayınca, fotofikir olsun hiç olmazsa dedim.  (:
                 


3 yorum:

  1. Film eleştirileriniz iyi vurgular içeriyor. Diğer yazınızı(Tüm Boşluklarımı Doldur) akış yönünden daha çok beğenmekle birlikte sinema okuma konusunda iyi bir yorum gücüne sahipsiniz.
    Kalıplaşmış düşünceler toplum içinde erimiş her bireyde mevcuttur, ve her nasıl olursa olsun bunu aşamaz. Sadece aşmış gibi görünür. Ve asıl söylemek istediğim şey toplumun sahiplendiği bu kalıpların zaman ve mekan içinde yıkılması mümkün görünmüyor. Bir de okuyunca bilgili sananlar var. Bunu bilmek gerekir ki 20.yyla kadar okumayanlar cahildi. Artık okuyanlarda cahil, çünkü, içi boş kaplara yemek koyup önümüze servis ediyorlar. Bizde ne güzel yemekmiş deyip bir güzel yiyoruz, ne kabı sorguluyoruz, ne de yemeği yemek yapan ham maddesini...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim Caelum düşüncelerini belirttiğin için. Haklısın, yazılarımı tekrar okuyunca fazla aceleye gelmiş olduğunu düşünüyorum; ama tekrar düzenlemeye ya da yazmaya üşeniyorum. Her neyse...

      Haklısın yazdıklarında. Gerçek eğitim ve kültür farklı şeyler. Her eğitimli insan kültür sahibi olamıyor. Kültür de zaten öyle okulda, üniversitede kazanılan bir şey değil. En azından şimdiye kadar edindiğim gözlem ve tecrübeyle söylüyorum bunu. Gerçek bilgili, "muhalif insanın" doğası gereği her zaman yeni fikirlere açık, merak duygusunu köreltmeyen bir yapıya sahip olduğunu düşünmüşümdür. Ancak bugün -mecazi değil evet tam da bugün yani-, "muhalefet" denen kavramın tamamen mantığını, sağduyusunu, karakterini yitirdiğini düşünüyorum.

      Fakat artık yazarak, çizerek, iyi niyetle değiştirilecek bir dünya düzeni olmadığının farkındayım. Kalıplaşmış yargıları, insanlığın fütursuz algılarını (!) değiştiremiyoruz. Çemberin dışına çıkmaktan, ezberletilmiş olanı sorgulamktan korkan canlılarız nitekim.

      Amma uzattım, uzun zamandır yazmayınca, yapılan ilk yoruma içimi döktüm resmen. Saygılar, hürmetler o zaman. (:

      Sil
    2. Yazılarınızı takibe almıştım lakin pek sık yazı yazmadığınızdan ötürü rast gelmedim. Yazılarınızı okudukça yorum yapma gayretinde olacağım, bir zerre su kadarki düşüncelerimi okuyup cevap yazdığınızdan ötürü ben de size teşekkür ederim :)

      Sil