16 Nisan 2014 Çarşamba

Tüm Boşluklarımı Doldur

            “Belki de benimle başka insanlar arasındaki tek fark, benim gün batımından hep daha fazlasını isteyişim olmuştur. Güneş ufka uzandığında daha göz kamaştırıcı renkler görmeyi isterdim. Hatta belki de bu benim tek günahım.”

            Son dönemde gündeme ziyadesiyle konu olmuş bir filmin önemli diyaloglarından biri bu cümleler. Aslına bakarsanız bu yazıyı ne Nymphomaniac’ı ne de Lars von Trier’ı eleştirmek için yazıyorum. Benim bütün sorunum insanların niteliksizlikleriyle alakalı aslında. Canım ülkemde yönetmenin ve filmin anlaşılmaması son derece normal. Netice de Ortadoğulu bir toplumuz, eyvallah. Ancak biz kendi milletimizi Ortadoğulu diye eleştirirken bir şeyi es geçiyoruz, Batı-Vatikan-Hıristiyanlık ya da Yahudi’liğin tüm dogma yanlarını ve aslında modern diye nitelendirdiğimiz her şeyin de tüm iç organlarına kadar küflenmiş olduğunu, örümcek tuttuğunu, yosunlarla kaplandığını… iş görmez nitelikte olduğunu ve daha bir sürü şeyi işte. Tüm bunlara yeri geldikçe değiniriz; medyada o kadar yer buldu ki bu mevzu şimdiye kadar okuduklarımı gözden geçirince;” Hayır abi, siz filmleri nerenizle izliyorsunuz!” demeden geçemiyorum. Zaten bundan başkada sorabilecek başka bir soru bırakmıyorlar insana.

            Öncelikle bir insanın (bu ister sanatçı olsun, ister bir doktor, ister bir usta) yaptığı işe bakarken o insanın hayatını, yaşanmışlıklarını da incelemek gerektiğini düşünüyorum. Özellikle bu durum sanatçı-eser arasındaki bağlantıyı anlamak ve açıklamak açısından son derece önemli bir mevzu. Sanat, din ve kralların iktidarın tekelinden çıkıp bireysel ve modern bir hâl aldığından beri bu çok önemli bir konudur çünkü. Özellikle Barok Dönemi belki de bu dönemin başlangıcıdır. Mesela Caravaggio’nun eserlerinde dini bütün figürler fazlasıyla dünyevidir. Bellini’nin Azize Terasa’nın Vecdi konulu heykelinde vecd anı değil, bir kadının orgazm anıdır mermere yansıtılan. Elbette bu öyle kabul edile bilinir bir durum değildir. Pek çok sanatçı hakkında, bu nedenle o dönemde Engizisyon mahkemelerinde yargılama kararı çıkmıştır.

            Konuyu bu kadar derine alıp incelemek istemezdim, ancak Trier’ın filmi tam da bu derinliği içeriyor. Seyircinin filmi okuyabilmesi de bu nedenle zorlaşıyor işte. Aziz milletimin durumu sadece porno olarak görmesinin nedeni de tam olarak bu. Bir gazete yazısında denk geldiğim sözde olumlu eleştiri olan yazıda da Seligman karakterinin din adamı olarak yorumlanmasının nedeni de yine tam olarak bu nedene bağlı!

            Gelgelim biz Trier’ın meselesine. Dediğim gibi önce bu adam kimdir, derdi nedir ona bir cevap bulmaya çalışalım. Trier’ın ailesi komünal yaşama inanıyor ve aynı zamanda nüdist bir anne-baba figürü söz konusu yaşamında. Hiçbir sınır olmadan yetiştiriliyor ya da sınırsız bir özgürlük veriliyor kendisine demek daha doğru olur. Ancak bu sınırsız özgürlük kavramı, kuralsızlık Trier’in hayatını oldukça zorlamışa benziyor. Bunun da temel nedeni sanırım toplumda kendisi gibi yetişmiş, kendisi gibi düşünen insanların azlığı. Bu kendisinde bir ayrık otu durumu yaratmış olmalı muhtemelen. Fakat bu durum sadece ona özgü değil, eğer bir yerde ötekilerden farklı olarak düşünen biri varsa o kişi her zaman bir kaosa, mutsuzluğa sürüklenir. Trier’in tüm filmlerininde konuların birbiriyle bağlantılı olmasının nedeni tam olarak bu sanırım. Antichrist’te tilkinin “kaos hüküm sürüyor” demesi gibi. Ana karakter (özellikle erkek) idealist ve rasyonalist bir karakteri canlandırır hep. Güçlüdür, akıllıdır, mantıklıdır. Fakat öyle bir noktaya gelir ki filmin sonunda hep kendisiyle çelişir. Seligman karakteri gibi, Antichrist’te psikolog eş figürü gibi, yine Melankoli’deki eş figürü gibi. Bunun da temelinde idealizm+rasyonalizmle olan mücadele yatar. Çünkü Trier insan doğası gereği kötüdür, doğa da kötüdür gibi bir düşünceye sahiptir. İnanç konusunda ya da inanmak konusunda ciddi sıkıntıları, açmazları vardır. Elbette bu durumu sadece din bazlı ele almamak gerekir. Nitekim inanç ya da inanmak sadece Tanrı ile alakalı değildir. Çok ciddi bir güvensizlik sendromu vardır film karakterlerinde. Ve bu karakterlerden biri ya da bir kaçı kendisidir aslında. Kendini senaryoya dahil etmiştir. (Caravaggio’da tablolarına kendini hep bir köşeye dahil etmiştir.) Melankoli’deki bunalımlı, depresif kardeşin aslında Trier olduğunu söyleyebiliriz. Kendisinin o dönem ki ruh halidir bu.

            Trier yasal babasından dünyaya gelmemiştir. Annesi, çocuğunda sanatçı genleri bulunsun istediğinden müzisyen bir adamla cinsel birliktelik yaşamıştır. Bundan elbette yıllar sonra haberi oluyor. Filmlerde ki  genel olarak anne karakterlerinin bu kadar otonom olmasının nedeni sanırım buradan geliyor. Bir diğer konuya tam olarak girmeden önce değinmek istediğim bir nokta da Trier’ın asla mizojin olamayacağı yönünde. Bunu da filmin sonunda ki cümleler son derece doğrular nitelikte. Bir diğer mevzu ise Oedipus kompleksi ya da Oedipus kargaşası dediğimiz durumda  Trier filmlerinde yer alan bir konu. Sanırım bunun temelinde de yine cinselliğin insana en hakim iç güdü olması ve dinlere göre günah addedilmesiyle alakalı olduğunu söyleyebiliriz.