16 Nisan 2014 Çarşamba

Tüm Boşluklarımı Doldur

            “Belki de benimle başka insanlar arasındaki tek fark, benim gün batımından hep daha fazlasını isteyişim olmuştur. Güneş ufka uzandığında daha göz kamaştırıcı renkler görmeyi isterdim. Hatta belki de bu benim tek günahım.”

            Son dönemde gündeme ziyadesiyle konu olmuş bir filmin önemli diyaloglarından biri bu cümleler. Aslına bakarsanız bu yazıyı ne Nymphomaniac’ı ne de Lars von Trier’ı eleştirmek için yazıyorum. Benim bütün sorunum insanların niteliksizlikleriyle alakalı aslında. Canım ülkemde yönetmenin ve filmin anlaşılmaması son derece normal. Netice de Ortadoğulu bir toplumuz, eyvallah. Ancak biz kendi milletimizi Ortadoğulu diye eleştirirken bir şeyi es geçiyoruz, Batı-Vatikan-Hıristiyanlık ya da Yahudi’liğin tüm dogma yanlarını ve aslında modern diye nitelendirdiğimiz her şeyin de tüm iç organlarına kadar küflenmiş olduğunu, örümcek tuttuğunu, yosunlarla kaplandığını… iş görmez nitelikte olduğunu ve daha bir sürü şeyi işte. Tüm bunlara yeri geldikçe değiniriz; medyada o kadar yer buldu ki bu mevzu şimdiye kadar okuduklarımı gözden geçirince;” Hayır abi, siz filmleri nerenizle izliyorsunuz!” demeden geçemiyorum. Zaten bundan başkada sorabilecek başka bir soru bırakmıyorlar insana.

            Öncelikle bir insanın (bu ister sanatçı olsun, ister bir doktor, ister bir usta) yaptığı işe bakarken o insanın hayatını, yaşanmışlıklarını da incelemek gerektiğini düşünüyorum. Özellikle bu durum sanatçı-eser arasındaki bağlantıyı anlamak ve açıklamak açısından son derece önemli bir mevzu. Sanat, din ve kralların iktidarın tekelinden çıkıp bireysel ve modern bir hâl aldığından beri bu çok önemli bir konudur çünkü. Özellikle Barok Dönemi belki de bu dönemin başlangıcıdır. Mesela Caravaggio’nun eserlerinde dini bütün figürler fazlasıyla dünyevidir. Bellini’nin Azize Terasa’nın Vecdi konulu heykelinde vecd anı değil, bir kadının orgazm anıdır mermere yansıtılan. Elbette bu öyle kabul edile bilinir bir durum değildir. Pek çok sanatçı hakkında, bu nedenle o dönemde Engizisyon mahkemelerinde yargılama kararı çıkmıştır.

            Konuyu bu kadar derine alıp incelemek istemezdim, ancak Trier’ın filmi tam da bu derinliği içeriyor. Seyircinin filmi okuyabilmesi de bu nedenle zorlaşıyor işte. Aziz milletimin durumu sadece porno olarak görmesinin nedeni de tam olarak bu. Bir gazete yazısında denk geldiğim sözde olumlu eleştiri olan yazıda da Seligman karakterinin din adamı olarak yorumlanmasının nedeni de yine tam olarak bu nedene bağlı!

            Gelgelim biz Trier’ın meselesine. Dediğim gibi önce bu adam kimdir, derdi nedir ona bir cevap bulmaya çalışalım. Trier’ın ailesi komünal yaşama inanıyor ve aynı zamanda nüdist bir anne-baba figürü söz konusu yaşamında. Hiçbir sınır olmadan yetiştiriliyor ya da sınırsız bir özgürlük veriliyor kendisine demek daha doğru olur. Ancak bu sınırsız özgürlük kavramı, kuralsızlık Trier’in hayatını oldukça zorlamışa benziyor. Bunun da temel nedeni sanırım toplumda kendisi gibi yetişmiş, kendisi gibi düşünen insanların azlığı. Bu kendisinde bir ayrık otu durumu yaratmış olmalı muhtemelen. Fakat bu durum sadece ona özgü değil, eğer bir yerde ötekilerden farklı olarak düşünen biri varsa o kişi her zaman bir kaosa, mutsuzluğa sürüklenir. Trier’in tüm filmlerininde konuların birbiriyle bağlantılı olmasının nedeni tam olarak bu sanırım. Antichrist’te tilkinin “kaos hüküm sürüyor” demesi gibi. Ana karakter (özellikle erkek) idealist ve rasyonalist bir karakteri canlandırır hep. Güçlüdür, akıllıdır, mantıklıdır. Fakat öyle bir noktaya gelir ki filmin sonunda hep kendisiyle çelişir. Seligman karakteri gibi, Antichrist’te psikolog eş figürü gibi, yine Melankoli’deki eş figürü gibi. Bunun da temelinde idealizm+rasyonalizmle olan mücadele yatar. Çünkü Trier insan doğası gereği kötüdür, doğa da kötüdür gibi bir düşünceye sahiptir. İnanç konusunda ya da inanmak konusunda ciddi sıkıntıları, açmazları vardır. Elbette bu durumu sadece din bazlı ele almamak gerekir. Nitekim inanç ya da inanmak sadece Tanrı ile alakalı değildir. Çok ciddi bir güvensizlik sendromu vardır film karakterlerinde. Ve bu karakterlerden biri ya da bir kaçı kendisidir aslında. Kendini senaryoya dahil etmiştir. (Caravaggio’da tablolarına kendini hep bir köşeye dahil etmiştir.) Melankoli’deki bunalımlı, depresif kardeşin aslında Trier olduğunu söyleyebiliriz. Kendisinin o dönem ki ruh halidir bu.

            Trier yasal babasından dünyaya gelmemiştir. Annesi, çocuğunda sanatçı genleri bulunsun istediğinden müzisyen bir adamla cinsel birliktelik yaşamıştır. Bundan elbette yıllar sonra haberi oluyor. Filmlerde ki  genel olarak anne karakterlerinin bu kadar otonom olmasının nedeni sanırım buradan geliyor. Bir diğer konuya tam olarak girmeden önce değinmek istediğim bir nokta da Trier’ın asla mizojin olamayacağı yönünde. Bunu da filmin sonunda ki cümleler son derece doğrular nitelikte. Bir diğer mevzu ise Oedipus kompleksi ya da Oedipus kargaşası dediğimiz durumda  Trier filmlerinde yer alan bir konu. Sanırım bunun temelinde de yine cinselliğin insana en hakim iç güdü olması ve dinlere göre günah addedilmesiyle alakalı olduğunu söyleyebiliriz.

            Sanırım bu kadar girizgah dolu bir metinden sonra artık mevzuya geçebiliriz. Melankoli filminin Cannes’daki gösterimi sırasında “Hitler’i anlıyorum”la ilgili yaptığı açıklamalardan sonra bir anda “persona non grata” yani istenmeyen kişi olarak adlandırılmıştır. Bunun üzerine gerekli özrü dilemiştir, ancak eminiz ki bu durum kendisini bir hayli rahatsız etmiş olacak ki Nymphomaniac bir tür kendini ifade edip anlatma filmi olmuş desek yeridir. Bir film izlemekten ziyade, felsefe kitabı okur gibiyiz. Text öyle hazırlanmış, bilimsel ve epik bir anlatım söz konusu. Film okumak açısından önemli bir mevzudur bu. Dramatik anlatım ve epik anlatım. Dramatik anlatımla sergilenen filmlerde direkt seyircinin kahramanla özdeşleşmesi amaç edinilir ve seyirci filmi izledikten sonra salondan ağlayarak çıkar. Epik anlatımda ise, seyirciyle aradaki mesafe korunmaya çalışılır ve seyircinin bilinçli kalması için araya farklı konular serpiştirilir. Filmde sürekli bilimsel bir mevzuya, sanat tarihine, müziğe değinmesi bunu açıklayabilir. Her neyse bizim mevzuya dönersek, filmin açılış ve kapanış sahnesinde Ramsstein’ın Fuhre Mich şarkısını seçmesi de elbette tesadüf değildir. Ramsstein’ın kliplerini izleyen herkes bilir ki Hitler döneminin kadın yönetmeni olan Leni Riefenstahl’ın karelerinden esinlenmeler vardır. Bir Nazi sendromu, gamalı haç vurgusu.(Burada Leni Riefenstahl’ın Hitler’in İrade’nin Zaferi filminde “politik bir film değil, sanatsal bir film istedi” sözlerini yinelemekte fayda var.) Ayrıca Fuhre Mich her ne kadar nemfoman bir kadından esinlenilip yazılsa da anlam olarak “yol göster bana” (yönet beni gibi bir anlamada gelir) demektir. Yani “Hitler’i anlıyorum”dan yola çıkarsak belki bir parça daha açıklayıcı olur. Fakat anlıyorum demek “onaylıyorum” demek değildir. Ve bu iki ayrı kelime bambaşka şeyleri imgelemektedir. Ki kaldı ki Trier kişilik olarak gayet nüktedan, muzip bir kişilik aynı zamanda ve pek çok kez, "beni ciddiye almayın" gibi ya da beni çok da ciddiye almayın gibi açıklamaları da vardır (kalıp insanı olmadığından mütevellit)

 Seligman ve Joe karakteri bize olayı anlatıyor. Seligman kendini iyi yetiştirmiş bir adam. Ancak dünyevi tatları yaşamamış bir karakter. Bakir bir adam. Bir din adamı gibi, ancak değil. Dedesinin Yahudi olduğunu ama kendisinin inanmadığını söylüyor. Filmin sonunda da sünnetsiz bir Yahudi çıkıyor karşımıza zaten. Ancak inanmaması, onun bu konu hakkında bilgi sahibi olmaması demek değil. Ki bir insan en iyi inanmadığı, savunmadığı görüşün ne demek olduğunu bilmeli ki açmazlarını yakalayabilsin. Fakat Seligman’ın evi bir rahibin evi gibi dizayn edilmiş. Öyle ki kadının hikâye anlatma biçimi de oda içinde yer alan eşyalara bakarak gelişiyor. Ve burada bir diğer değinilmesi gereken önemli nokta ise, bugüne kadar sinema bir sanat dalı mıdır/ değil midir tartışmalarına kendince bir altın oran uygulayarak nokta koyması olmuştur. Fibonacci sayılarını kullanarak (3+5=8) altın oran temasına değinen Seligman karakteri ve hikâyesini 8 başlık altında toparlayıp anlatan Joe karakteri. Bu da elbette öylesine seçilmiş bir yöntem olamaz. Özellikle Trier gibi ne yaptığını ve niçin yaptığını bilen bir yönetmene çok ciddi bir saygısızlık olur bu. Bu tarz algıya yön veren, tekrardan şekillendiren, sorgulatan filmlerde kare kare gidilmesi gerekir. Bir Videodrome  gibi ya da video sanatçısı olan Rossina Bosia gibi isimlerin ne yaptığı nasıl çalıştığı önemli. Ama daha da önemlisi insanların bunların nasıl algıladığı. Ancak o durum üzerinde daha fazla durmak istemiyorum.


Daha öncede pek çok kez değindim, algı çok önemli bir şey, yetiştirilme şekli, görme biçimi. Dünyaya çırılçıplak bir şekilde geliyoruz, ancak “edepsizlik” olarak nitelendirilip kapatılıyoruz. Cinselliği ise tamamen bir tabuya dönüştürüyoruz. Fazlası ise cinselliğin tehlikeli bir şey. Bunun Batılı, Doğulu olmak ile hiçbir alakası yok. Eğer kural dışı ise sapkınlık olarak nitelendiriliyor. Joe, bir grup terapisi sırasında psikoloğu tarafından sürekli bir nemfomanyak olmadığı, seks bağımlısı olduğu konusunda düzeltiliyor. Joe’nin tüm ısrarları boşa çıkıyor o an, kabul eder gibi oluyor ve mücadele etmeyi deniyor bağımlılığıyla. En son 3 hafta 5 gündür sevişmediğini grup seansında arkadaşlarına yazılı halde bir kağıttan okumaya çalışırken, aynada çocukluğuyla karşılaşıyor ve kağıdı yırtıp atıp, sizin doğrularınız sizin olsun ben bir nemfomanım diyip çekip gidiyor.

Filmi pornografik olarak nitelendiren insanların gülünçlüğü bir kenara (ki toplasan ancak 1 dakikalık porno kapsamına giren görüntü elde edebilirsin, kimse de 250 dakikasını porno izlemeye ayırmaz ayrıca), film insanı cinsellikten soğutacak bir boyutta. Heyecanlanıp ıslanmak yerine, frijit olma yönünde emin adımlarla ilerliyorsunuz garip bir şekilde. Bunun nedeni de aşk ve sevgi gibi kavramlardan yoksun oluşu karakterin. Güven duygusunun hep havada kalması. Anne figürü yeterince dominant ve ilgisiz. Baba figürü fazlasıyla bilimsel ancak baba şefkatinden bi haber. Ağaçlar dışında kızına anlattığı hiçbir şey yok neredeyse. Ölüm döşeğindeyken yaşadığı krizler muhtemelen Joe’nin hayata bakış açısını daha da kimseye bağlanamaz hale getirmiştir. Aşık olmadan, erkeklerle sadece bir kez birlikte olmak gibi bir manifesto söz konusu. Yine bilimsel bir açıklama ve Bach müziği eşliğinde yorumlanarak. Fakat manifestoya en ateşli bir şekilde bağlı olan dahi aşık olup, bir erkekle birden fazla defa birlikte oluyor. Zaman içinde bunun ne demek olduğunu hayatında ki boşlukları kapamaya çalışırken kendi de keşfediyor (fakat hiçbir zaman yeterli gelmeyecektir). Jerome karakteri, ilk birlikte olduğu karakter, “senden bekaretimi almanı istesem“ gibi bir cümleyle gerçekleşiyor hadisede. Burada da etken-edilgen durumu söz konusu yine. Kontrol kadının elinde. Kadın karar veriyor ve istiyor. Her ne kadar erkek bencilliği ile gerçekleşen bir ilk deneyim olsa da!

Jerome karakteri her ne kadar “hayatının aşkı” figürü olsa da, pek bir bilgi yok kim olduğuna dair aslında. Joe’nun “tüm boşluklarımı doldur” isteğini “sen bir kaplansın, kaplanın beslenmesi lazım” gibi cümlelerle başka erkeklerle sevişmesi yönünde dile getiriyor. Burada da yine başka bir filmindeki karakter benzerliğine gidebiliriz (Dalgaları Aşmak). Seligman’ın odasında ki eşya ve türevlerinden yola çıkarak kendisine çağrışım yapan her nesneye bir anlam yükleyerek anlatılan hikayeler Rum Ortodoks Kilisesi ve Batı Katolik Kilisesi’ne kadar indirgeniyor. Tarihteki ilk (kaynaklara geçen) nemfoman kadının kim olduğunu öğreniyoruz, boğa üzerindeki kadnın aslında azgın bir fahişe olduğunu. Bir başka hikayede bastırılmış dürtülerini açığa çıkarıp, adamın bir pedofili olduğunu ona gösteriyor. Yine insanların kalıplaşmış doğrularını sorgulatıyor ve insanların %95’inin bastırılmış pedofili olduğunu söylüyor. Bu adamın içgüdüsünü açığa çıkarttığı için, adamın kendisinden utanç duyduğunu fark ediyor ve aslında o adamın madalyonu hak ettiğini düşünüyor. Çünkü o bu bastırılmış içgüdüsünü şimdiye kadar korumuş ve açığa çıkarmamıştı. Kimseye zarar vermemişti. İki zenci arasında “ooo grup seks var” diye milletin aklını alan sahne ise, gayet yönetmenin muzip yönünü konuşturduğu bir sahneydi. Erkeklerin kadının “vajinası” uğruna düşecekleri en komik durumlardan biridir her halde. Ve yine bu noktada bir “negro-zenci” tartışması yaşanıyor Seligman’la aralarında. Seligman negro demenin ırkçılık olduğunu, Joe ise aslında bu tarz kelimeleri yasaklayarak ya da hayatımızdan çıkarır gibi yaparak asıl ırkçılığı yaptığımızı savunuyor ve yine çok haklı noktalara temas ediyor.

Anne ve eş olma  karakterini yerine getirememiş bir kadın Joe, yıllar sonra bir iş eğitimi için yanına verilen P ile aralarındaki diyalog bir anne-kız ilişkisi sergiliyor başta. Ancak zaman içinde eşcinsel ve ensest bir boyut alıyor. Rol-model olma durumu bir kıskançlığı da tetikliyor aynı zamanda. Ha bu arada ensest sadece kan bağıyla olan bir şey değilmiş, rol paylaşımı aynı olan durumlar içinde geçerliymiş. (Belirtmek istedim.) P’nin muhtemelen Fransızca işemek olan pipi anlamı taşıdığı gibi bir varsayım da var. En son sahnelerden birinde çünkü P’nin Joe’nun üzerine işediğini görüyoruz.


BDSM sahneleri ise başlı başına akla zarar sahneler. Ufak role playing gibi şeyler cinsellikte çok keyifli olabilir, ancak kırbaç cezası ve ardından kadının en şiddetli orgazmlardan birini oluşu, maalesef bizim yitik aklımızın pek de alamadığı şeyler. (İnsan doğası çok entresan bir kimyaya sahip. Yatakta sizi tahrik eden bir küfür ya da hakareti, sokakta duyduğunuzda canını okur, dava falan açarız muhtemelen. )Burada da hemen değinilmesi gereken nokta ise BDSM konusunda uzman olan Bay K’nin bulunduğu mekan tasarımı. Ortam size hastane soğukluğunu hatırlatıyor, özellikle bekleme salonu, bir diğer yandan hapishaneyi çağrıştırıyor. Odaya girildiği zaman memur odası havasında, demir dolap bulunuyor bir köşede. Yine buradan da şiddet, kontrol etme gibi yöntemlerle devlet, bürokrasi arasında bir bağ kurula bilinir belki de. En azından bende bu çağrışımı yaptı. Toplumu sistematik bir hale dönüştürebilmek adına bireyi eğitme, disipline etme, sağlıklı hale getirme, suçu ortadan kaldırmanın bireyi hapse atmak olduğunu düşünme... Fiziksel, mental, ruhen kendi istediği doğrultuda birey yaratma çabası...

Filmin her bir karesi dediğim gibi ayrı ayrı incelenip, hakkında çok şey söylenebilir. Ancak bu kadar uzun bir yazıyı benim sevgili ve sadık okuyucularım okur mu?! Orasını bilemem işte! Ancak bir kez daha belirtmekte fayda var, hiçbir ayrıntı öylesine değil. Mesela İtiraf-1’in son sahnelerinden birinde kaplan-kırmızı arabalı adam- Jerome karakteri aynı karede birleştiriliyor ve çalan müzik Bach’a ait. Türkçesi ise “İsa Benim Sevincime İnanıyor” gibi bir şeymiş. Yani gayet ironik bir vecd anı daha diyebiliriz burada da.

Şöyle bir toparlamaya çalışırsak konuyu, Trier’in en iyi filmi mi?! Bence değil. Ancak film dolu dolu. Adeta bir kültür patlaması yaşıyorsunuz. Fakat filmi pornografik bulanlara yönelik bir yazı olduğu için bu, o şekilde sonlandırmak istiyorum yazıyı da (uzunca bir sonuç bölümüyle) Aslında yönetmen Cannes’daki olaydan sonra insanlara şunu demeye çalışıyor, ben evet sizin kurallarınızla yaşamıyorum; ancak siz de tüm o doğrularınıza, ahlak yasalarınıza, Tanrı inancınıza, bürokrasinize rağmen hiç de iyi insanlar değilsiniz, riyakarsınız, iki yüzlüsünüz, bencilsiniz… (Zeki Demirkubuz'un Yer Altından Notlar'da da aynı sitem, çıldırış sözlerini duyuyorduk.) Seligman’ın en son sahnede kendisiyle ayan beyan çelişmesi de aslında tam olarak bunu açıklıyor. Engizisyon bir nevi bu da, ancak provoke edici mi?! Bi Haneke'nin 7.Kıta'sında paraları tuvalete atma sahnesi kadar değil. Ayrıca Trier'de kendisini bu anlamda temize çıkarmak için uğraşan bir yönetmen değil. 

            “Tüm boşluklarımı doldur” cümlesini, tüm deliklerimi doldur diye algılayacak kadar, cinselliğe aç bir milletiz ne yazık ki. Bir kadının yoksunluğunu, mutsuzluğunu anlatıyor film. En son karelerden birinde artık güvenebileceği bir dostu olduğuna inanıyor, hem de gerçekten güvenebileceği ilk ve tek arkadaşı. Karakterler üzerinden eleştirilmiş bir sistemi ve ikilemi dile getirmiş bir filmi anlamak bu kadar zor olmasa gerek diye düşünüyorum ben hâlâ (ve saf saf) Eğer seks manyağı bir adam olsaydı muhtemelen kimse “Adama bak!” demeyecekti ve yargılamayacaktı. Söz konusu kadın olunca “ahlaksız” olması da çok daha kolay bir durum. Neyse ki yönetmende hem fikir olup hattı müdafaa yoktur, sattı müdafaa vardır deyip erkeğin cezasını kesmiş. Çünkü kadın bir katil değildi, bir katil olmadığı için silaha kurşunu sürmeyi beyni ona unutturmuştu. Daha yeni öğrendiği bir duyguyu, elinden bu kadar kolay almak ise hiç de idealist+rasyonalist bir insana göre değildi. 

             Filmin sağlamasına gelirsek, hikayelerini zerre tahrik olmadan dinleyen bir erkeği başından beri tahrik etmeye çalışan bir kadın. İlk defa böyle biriyle tanışıyor, hikayesi karşısındaki adamı tahrik etmiyor. Adam ise kendisini en tarafsız olarak değerlendirebilecek kişi olduğunu söylüyor, "Çünkü ben bakirim". Tam güvenebileceği bir dost bulduğunu, tüm boşluklarının dolduğunu hissettiği anda ise "Ama, ama şimdiye kadar binlerce erkeğe vermişsin, benle de yapsan ne olur ki!?" diyen bir adam çıkıyor karşısına! Denklemi kurup, sağlamayı yapınca bir müddet soluğunuz kesilebiliyor tüm bu bilimsel, deneysel ve bir o kadar realist  kurgunun içinde. 

          Benim sorum ise şu: Tek günahı günbatımından daha göz kamaştırıcı renkler isteyen bir kadının cinselliği mi gerçekten sizi bu kadar rahatsız etti?!


8 yorum:

  1. Guzel derlemissin be.

    YanıtlaSil
  2. Epeydir bu kadar güzel bir eleştiri yazısı okumamıştım. Yeni yazılarınızı merakla bekliyorum.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Epeydir ben de bu yazıyı toparlamak için uğraşmıştım. (:

      Yalnız Anonim kimliğinden kurtulmak için kendine bir isim edinebilirsin yayınlamadan önce yorumunu. Bu şekilde "Adsız" diyip durmam en azından.

      Tekrardan teşekkürler.

      Sil
  3. "Epeydir ben de bu yazıyı toparlamak için uğraşmıştım. (:

    Yalnız Anonim kimliğinden kurtulmak için kendine bir isim edinebilirsin yayınlamadan önce yorumunu. Bu şekilde "Adsız" diyip durmam en azından."

    Tekrardan teşekkürler."
    Lakabım Caelum (Latince: Gökyüzü). “Tüm boşluklarımı doldur” cümlesindeki gibi bu yazınızın her köşesi dopdoluydu. "Beyni yakmak" tabirini bu yazınız için kullabilirim. Emeğinize değmiş doğrusu :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Şimdi gayet güzel oldu Caelum.(:

      Estağfurullah, o kadar iddialı değilim bu yazı konusunda. Fazlasıyla eksikleri olan bir yazı (çok fazla uzatmamak adına), toparlamak ve anlamlı bir akış sağlamak için beyinde sürekli yazıp-çizme emeğim hariç.

      Diğer yazılarda görüşmek üzere.




      Sil
  4. Sanata bakış açısını değerlendirmişsiniz. Ortadoğuyla falan alakası yok bence. Bizde her şeye "şehvet çerçevesinden bakmak" diye bişey var. Yani bir çok insan bunu aşmış durumda bir yazı, bir resim, bir anı, bir heykel, bir resim bunlara bile bakılırken şehveti yakalama arzusu var. O kadar komik ki sadece internet'e bile biraz baksak ne farklı olaylar buluruz. "Damacanaya tecavüz" vakasını biliyoruz. Değil ki bahsi geçen filmlerin sanat boyutuyla ilgilenmek. Toplumsal olarak cinselliği bastırmak, yok saymak, ayıplamak böyle neticeler doğuruyor.

    Asıl konuya dönersek filmleri izledikten sonra tekrar dönmek üzere eleştirinizi bi kenara not ettim. İzlemeden okumaktan korkuyorum. Sosyal medyanın "spoiler fobisi" hep bunlar. :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bence siz yazdıklarımı ya tam olarak okumadınız ya da daha kötüsü okuyup anlamadanız. Ben "din" denen kavramın başlı başına ne kadar dogmatik olduğuna değindim, bunu da genel çerçevede aldım başlangıç kısmında. Ki yönetmenin hemen hemen tüm fimlerinde de bunun eleştirisi vardır.
      Gelgelelim sizin ilave ettiğiniz diğer meselelere, bunlardan bi haber değilim. Pek çok yazımda satır aralarında bunlara da yer vermişimdir. Her neyse... söylemek istediklerimi gayet açık yazdığımı düşünüyorum.

      Teşekkürler, fimleri izleyince siz de bir yazı yazarsanız okuruz. Kolaylıklar dilerim.

      Sil