29 Haziran 2014 Pazar

Nerdesin Aşkım!?


12. İstanbul LGBT Onur Yürüyüşü'ne atfen yazmayacağım bu yazıyı; ancak yazacağım konu genel anlamda eşcinsellik kavramıyla alâkalı bir anlamda.

Geçenlerde, çok koyu, hani "taşaklı" denen türde bir sol örgütün -adını vermeyeceğim-  üyeleriyle konuşmamız oldu. Kafama takılan bir kaç soruyu sordum; görüşlerini merak ettiğim için, söz dönüp dolaşıp eşcinselliğe de geldi. Eşcinselliğin 21. yy'da ve bilimsel olarak da ispatı yapıldığı halde "sapkınlık" olduğunu söylediler. Ola ki başa geçerlerse de rehabilite edeceklermiş hepsini (ki bu görüşü daha önce koyu Kemalist ve TGB'li, aşırı demokrat ve laik bir vatandaştan da dinlemiştim. Doğu Perinçek imzalı yazıdan alıntılar yaparak) 
Bu konuşmaya ne tür bir cevap verdiğim, ne tepki gösterdiğim kısmını geçersek, konunun sanatla ilgili bölümüne geçmek istiyorum. İçlerinden ODTÜ'lü bir arkadaşa bilinçli bir şekilde Fizik-kimya üçlü amfisi, Türkiye'de  mimari içinde uygulanan ilk soyut heykelin kime ait olduğunu sordum, mühendis olduğu için bilmemesi normal, ancak;  "Ne o öyle demir yığını,anlamsız şekiller..." gibi cümleler kurarak sanatı ve sanatçıyı anlamadan eleştirmesi, şu an yıkmaya çalıştıkları sistemdeki "Böyle sanatın içine tükürürüm" diyen adamdan ve "mantık"larından ne farkı olduğunu sorgulamama vesile oldu. Netice olarak öyle bir aşamaya geldik ki lise münazara yarışmasına döndü olay ve "sanat, sanat için midir?/ sanat, toplum için midir?" gibi evlere şenlik bir noktaya geldik.
Sanatçı, hiçbir siyasi, ekonomik, ahlâki, sosyo-kültürel... kaygı gütmeden eserini ortaya koyabilmelidir. O zaman ancak "sanat" var olabilir ve varlığını sürdürebilir. Ancak ortada çok ciddi bir kısır döngü var, sanat toplumları aydınlatma görevini üstlenirken (ki sanatın asla böyle bir kaygısı olmamalı bana kalırsa), bizimkisi gibi sürekli "gelişmekte" olan, bir türlü aydınlanamayan toplumlarda, sanat maalesef en çok yıkıma uğrayan, lanetlenen bir kavram olmanın ötesine geçemiyor.  

 Hangi sistem, hangi düşünce yapısı, hangi irade benim kimden, neyden, niye hoşlandığımı, ilgi duyduğumu sorgulayabilir. Da Vinci engizisyonda yargılandığında, kendisini hiçbir kurumun sorgulamaya hakkı olmadığını dile getirmişti. Eflatun'u okuyup, düşüncelerini benimseyip, yönelimlerini sorgulamak nasıl bir etik anlayışıdır (?!), inanın benim algı seviyem bunu anlamaya yetmiyor. 

Gün be gün yükselen muhafazakar anlayış bir kenara, işin muğlâklıklarla örülü, en acı tarafı ise; sanatın "toplum" için "halk" için olduğunu söyleyen zihniyetin, eşcinselliği reddetmesi ve eşcinselleri "halk" olarak görememesi! İşte en büyük trajedi burada başlıyor.