2 Temmuz 2014 Çarşamba

Paranoid Fiction


            Belki de yazıya başlamadan önce, darmadağınık bir halde duran odanın fotoğrafını çekip koysam ruh halimi anlatmaya yeterli olurdu her şey. Çünkü beynimin içi darmadağınık çekmeceler gibi. Her şey bir köşeye fırlatılmış ve ne nerede belli değil. Bilen bilir! Ben böyle dağınık bir insan değilimdir. Beynimin içi, ruhum hep fırtınalarla, gel gitlerle doludur, huzursuzdur, bir parça ruh hastasıdır… şizofrendir; evet! Ancak, bu dışarıya pek yansıtılmaz ya da yansıtılmamaya çalışılır tarafımdan. Hele ki şu an valizleri hazırlarken ki dağınıklığım pek bana yakışır bir hâl değil; çünkü ben simetri hastası bir babanın ve çamaşırları asarken dahi renk, boy, tür (çorap, iç çamaşırı vs) gibi klasmanlara göre ayırıp seren bir annenin çocuğuyum. 72 millet annemin temizliğinden, hanım-hatun bir kadın oluşundan söz eder. Annemin annesi de öyleymiş. Rahmetli anneannemi hiç tanıyamadım, ben yeryüzüne gelmeden, hatta daha fikrim zikrim dahi yokken kaybetmişiz onu. Anne annem dışında teyzelerimde altın madalya alabilirler bu konuda. Ev kadını ya da domestik ruhumun anne tarafından gen aktarımıyla bana da bulaştığını buradan çıkarım yaparak varabiliriz. Amma her şey bu kadarla sınırlı değil. Bir de baba tarafı var. Anne tarafım ne kadar anaç, titiz-temiz, düzenli, domestik kadınlar ise, baba tarafımın kadınları da bir o kadar strateji insanlarıdır. Ciddi anlamda politika onların işidir. Hani sulu getirir, susuz götürürler denilen türde insanlardır ki, sanırım bu genlerden bana pek aktarım yapılmamış. Ya da derin bir ironiyle öyle dominant ki anne tarafımın anaç kadın genleri, arada kaynayıp gitmiş stratejik baba tarafının genleri, resesif kalmış çaresizce. Her neyse ( her ne kadar günlüklerimde bu “her neyse” kelimesini bir daha kullanmayacağım diye kendime nasihatler versem de kullanıyorum yine de işte) mevzu babamın beni disiplinli tavrı, otoritesi ile nam salmış babaanneme benzetmeseydi.
Rahmetli babaannem gerçekten bir gestapo kadar dediğim dedik bir kadındı sağ olsun! Size şimdi birkaç hikâye anlatırdım çocukluğum ve aile hayatıma dair, ancak hiç gerek yok. Hem ne yapacaksınız ki siz benim ailemi ve hayatımı. Yaşar Kemal veya Orhan Kemal’in romanları en iyi anlatır bizim mistik Doğu’lu toprak insanı hayatlarını. Emile Zola’nın Toprak’ı vardı bir de,  insanlar, evlatlar toprak uğruna birer cellada dönüşüyordu. Aslında alegoriktir bu tarz anlatımlar daha çok. Özelden genele bir anlatım vardır (toplum-devlet ilişkisi misali). Siz ne kadarını almak isterseniz, o kadarı vardır. Hani şu Black Mirror (çok kaliteli dizi bu arada) gibi. Orada da teknolojiyi size öyle bir bakış açısıyla sunuyor ki alt-üst oluyor dengeniz. Daha ilk yazılarımda bahsetmiştim. “Bu çağın insanı değilim ben” diyerek. Teknolojiyi sevmiyorum. Evet, olanakları, sunduğu imkânlar güzel; ancak bambaşka bir kimlik, ırk, din doğdu farkında mısınız?! Ürkütücü bu durum, tehlikeli. Hele ki sosyal medya zımbırtıları daha da felâket. Resmen gövde gösterisi, “fenomenlik” yarışı altında “aptal” insanlara tapıyorsunuz. “Tapmak” fiili insan ırkı için yaratılmış bir kavram gerçekten de. İşte bu hayhulanın ortasında kendimi garip bir şekilde aptal hissettiğim dönemler oldu. Mesela bir dönem kısaltmaları anlamadığım için, kendimi garip bir şekilde cahil hissetmişliğim vardır. Dil ve yazım hususuna saplantılı bir şekilde özen gösteren bir insanım ben. Yazışırken dahi elimi korkak alıştırmamaya çalışırım. Büyük-küçük harf kurallarına uyarım. Cümleye büyük harfle başlar, noktalama işaretlerine dikkat eder, kısaltma kullanmam. Çoğu zaman gizlemeye çalıştığım, en azından kendimi yeni baştan inşa edebilmek adına törpülemeye çalıştığım pek çok saplantım daha vardır. Önemsiz her biri, hem size ne ki bundan!? Babaannem ve benim benzerliğimdi mevzu, nerden nereye geldim bir çırpıda. Böyledir benim beynim. Komplike dedikleri türde bir şey. Aynı anda milyon tane şey düşünebilirim. Sonra bazen öyle bir noktaya gelirim ki, beynimde seri bir şekilde düşündüğüm onca şeyi karşımdakiyle konuştuğumu zannederim. Farklı bir mekan ve zamanda kalır her şey! Babam yıllarca annesine benzediğim için benimle gurur duydu. Evlatları içinde ayrı bir yerim olduğunu biliyorum. Geçen yaz bunu tüm hücrelerimle hissettim. Evlat bu diğerinden farkı olur mu demeyin, oluyor. Bir teyze olarak bütün yeğenlerimi seviyorum, evet. Ancak Ela’m hepsinden farklı. Aramızdaki sinerji farklı çünkü! O yüzden inanmıyorum ben öyle tüm evlatlarımı aynı derecede seviyorum hikâyelerine. Bir elin hangi parmağını kesersen kes, acır. Ancak önceliği olan, korumaya çalıştığın parmağın genelde işaret ve baş parmağın olur. İşlevsellik önemli olduğu için diyebilir miyiz?! Bence diyebiliriz. İnsan doğası gereği fonksiyonel olana yönelir. İlişkilerinde de bu böyledir. En duygusal ilişkinin içinde mantık vardır. Neyini seviyorum dediğinizde, hoşunuza giden özellikleri sayarsınız. Sonra zaman içerisinde bahsettiğiniz tüm o özellikler fonksiyonunu yitirir ve daha iyisini ararsınız ya da ararız. (Attım vitesten şu an, ne yazdığıma dair de en ufak fikrim yok, valiz, düzen, titizlik, anne tarafı, baba tarafı, gen aktarımı derken Şinasi’nin noktalama işaretlerini ilk kullandığı yazı uygulamasına döndü günce tadındaki sulusepken yazım ve paragrafsız bir sayfayı aştı, işin daha da komiği parantez içi yazım dahi bir paragraf. Evet, ne diyorduk, “her neyse!”) Satırbaşı evladım, büyük harf…
             Nereden başlasam diye düşünürken bir sayfayı aştı yazım. Blog açarken, öyle günce tadında yazılar yazma niyetim yoktu. Gördüklerimden, okuduklarımdan, gözlemlediklerimden edindiğim izlenimleri aktarmaktı niyetim. Ne kimseye akıl vermek, ne kimsenin düşüncelerini eleştirmek vardı niyetimde. Bana kalsa herkes dilediği gibi yaşasın! Ancak öyle olmuyor. Herkes dilediği gibi yaşayınca kesik kafalar havada uçuşuyor, özgür insanı alıp kara çarşafın içine hapsediyorsun, gözleri dahi gözükmüyor, daha 8 yaşındaki çocuğu evlendirmeye kalkıyorlar, doğanın anasını belliyorlar, hayvanlara olmadık eziyetler… hangi birini sayayım ki! Boşuna yazıyorum. Çünkü ben reelde o kadar konuşkan biri değilim aslında, 3-5 kişi dışında selam dahi vermem kimseye! Burnu havada mı dersiniz buna, asosyallik mi dersiniz, varsa liturjinizde başka kelime onu mu kullanırsınız orası size kalmış! Ancak pek kabul görmeyen düşüncelerim var, eğer kafamın içindekileri dışarıya dökmüşsem sapık veya sapkın bir insan(mış)ım. O yüzden genellikle içimden sesli sesli konuşurum, sonra fark etmeden gülmeye falan başlarım deliler gibi. Öyle anormal eylemlerimde vardır. Susasım yok bu ara! Sustukça içten içe büyüyen bir çığlık var eko yapıyor kulaklarımda, küçücük bir kar topu yumağı devasa bir çığa dönüştü. Önüne geleni kendisiyle beraber silip süpürüyor. Hatalar katlanılmaz oluyor gittikçe. “Keşke”lerden nefret eden bir insan olarak “keşke”lere boğuluyorum. Acı çekiyorum, neye dokunsam önce beni sonra (belki?!) karşımdakini kora çeviriyor. Zor bir seneydi benim için. Son sınıf olmanın stresi mi demeli buna, yoksa bastırdığım, kendim gibi olmaya ara verdiğim kişiliğimin haykırışları, isyanı mı demeli bilmiyorum!? Nasıl anlatılır hiçbir fikrim yok, içimden hiç tanımadığım, tanıyamadığım bir kişilik çıktı dışarı desem yeridir... İntihara meyilli kişiliğim, şiddete meyilli bir kişiliğe dönüştü. Nefret ettim çoğu kez, pek çok şeyden hem de. Önce kendimden, sonra herkesten nefret ettim teker teker! Yurda, okula, boş duvarlara, insanlara küfür ettim. Sevgisizlikten ölünebileceğini ispatlamak için yaratılmıştım işte tam da şimdi! “Keşke”ler her defasında daha da artıyordu. Etrafımı saran çemberin dışına çıkamıyordum. Önce mucize gözüyle baktım, kendimi koşulsuz teslim edeceğime inandım ve sevdim… İster aşk, ister sevgi… isterseniz daha özel bir ad bulun bu duyguya, hiç içi boşaltılmamış, kirletilmemiş, sevdiğimi daha doğrusu ne kadar çok sevdiğimi zaman geçtikçe anladım. Neyi değiştirebilirsin ki, bittiyse bitmiştir! Bana düştüğümde ayağa kalkmayı öğrettiler, ağlamaya dahi fırsat olmadı ki! Hep kimse duymadan, bilmeden, sessizce! Annemin hiçbir evladının gidişinin ardından öyle içten, çocuk gibi ağladığını bilmem, en acı olaylarda dahi metanetini kaybettiğini görmedim, babamdan çok daha güçlüdür bu konularda. Annesinin kıymetlisini bir başkası ağlatabiliyor ne acı bir hayat! Birileri sizi pamuklara sarıp sarmalarken, çok alakasız birileri dikenli yollara sürüyor yalın ayak… Zincirleme acı tamlaması, darbeler üst üste geliyor. Sebepsiz konularda yargısız infaz ediliyorum. Her geçen gün “dost!” kazanıyorum. Düştükçe öfkem artıyor. Ayağıma takılan, canımı acıtan her taşa daha da öfke duyuyorum. Yine de sığınacağım limanlar var, huzurum! Bile bile can acıtan insanların laflarının acısını üzerimden çekip alan, sesiyle soluk olan can’dan bir parça olan, kanından insanlar var. Ancak bazen sığınacağın limanları derin dalgalar aşındırmış olabilir. Öfkeli bir dalga tüm o dingin limanı alt-üst edebilir tek seferde. Gidecek yerin kalmaz, hayat, insanlara karşı inancın tamamen biter. Güvenebileceğin artık kimse kalmamıştır. Yıllarca insanlara “güven” duygusu temalı konuşmalar yapmış biri olarak, evet bunu ben söylüyorum. Ben eğer bir insanın dostluğuna, kardeşliğine, sevgisine ölesiye sadıksam, herkes de aynı şekilde olabilir. Ben eğer bir insanı bile isteye asla sözlerimle incitmeyeceksem herkes de aynı düşüncede olabilir. Ben eğer bir karıncayı ezmemek için yolumu değiştiriyorsam herkes de yapabilir. Buna inanmış biri olarak fazla iyi niyetliydim, hatta katıksız salaktım da diyebiliriz. Büyümek bu ise, hiç büyümemeliydim! Bazı şeyleri hiç yaşamamış olmayı tercih ederdim. Bir şeyi çok iyi biliyorum, yazdıklarımı yayımladığımda üzerine alınacak insanlar var yazılanları, aynı mekanda selam vermeyen insanların sanalda yazdıklarımı üzerine alınıp (her nedense) acı acı laf sokma özelliği var. Yazdıklarımı salt “merak” duygusuyla deşip öğrenmeye çalışanlar var. Daha yalnız ve daha mutsuz olduğum için zevk duyacak insanlar da var. Kısacası biz buna başkalarını mutsuz etmekten ve başkalarının mutsuzluğundan zevk alan insanlar diyoruz. Evet, maalesef var böyle insanlar. Arkadaş kisvesi altında kendine yer bulmaya çalışmaları en acı olan kısmı! Yine ne gariptir ki arkadaşım dahi olamayan insanların bir şekilde duvarımda (“feyzbuk”) yazdıklarımı kendi üzerine alınıp mesaj yollayabilme cüreti ve potansiyeli de var. İşte bu noktada en çok “hiç tanınamadığıma” ya da kendimi “doğru” dürüst tanıtamadığıma üzülüyorum. Her defasında biz medeni ve yetişkin insanlarız konuşarak anlaşabilir, çözüm bulabiliriz diyen bir insan nasıl bu aşamaya geldi, inanın ben de hiç bilmiyorum. Diyorum ya, büyümek buysa hiç büyümemeliydim.
Hayata dair en büyük planım içi kitap dolu, buram buram kitap kokan bir evdi. İşten yorgun argın gelip, kapıyı açar açmaz içerden kedimin “miyav”layıp selamladığı, tüm günün yorgunluğunu kucağıma alıp sevdiğimde yumuşaklığıyla alacağı bir hayat. Biraz film, birkaç satır kitap, biraz  fotoğraf, birkaç kır,dağ, bayır aşındırma… gerisi için çok da bir planım yoktu. Belki ilerisi için saç sakal birbirine karışmış, benim ki gibi sapık ve sapkın düşünceli (öyleymişim!) bir adamla, kimseye uyum göstermeden ortada senetler olmadan tüm toplum ittifaklarını reddetmiş bir yaşam biçimi. Korkmayın! Tek eşli bir insanım ben, ne kadar nefretle dolu bir kimliğe bulansam da aşka inanan bir doğam vardır. Ancak hepsi biter, hepsi gider… en sevdikleriniz üzer. Hem de en çok ihtiyacınız olduğu an da kapılar ardınızdan kapanır. Siz, eski mesajları okursunuz. Güzel günleri hatırlarsınız. İçiniz acır. Sonra o gün gelir aklınıza, sadece yutkunursunuz. Onu dahi yapamazsınız; çünkü bir şey çöreklenmiştir yüreğinize, boğazınız düğüm düğüm olur, yumru gibi bir şey boğazınızı düğümler (Öyle anlatırlar değil mi romantik şairler deneme kitaplarında, mesela Cezmi Ersöz. Bir zamanlar Cezmi Ersöz okurdum ben, kayıp gözüyle bakıyorum şimdilerde harcadığım zamana).
Sanırım tam olarak bu nedenler dahilinde uzun zamandır hayat enerjimi yitiriyorum. Adımla müsemma kişiliğimden eser yok. Bir dönem insanların “antidepresan” olarak  gördüğü biriyken şimdi kendime bir antidepresan arar duruma geldim. Ne gariptir ki “insan” denen canlıya tahammül etmek öyle kolay değil. Herkes kendi derdinde, kimsenin merhem olmak için harcayacak zamanı yok! Mutsuzluğunuza kimse alet olmak istemez, mutsuzluğunuzla mutsuz olmak istemez çünkü. Bir dönem bir arkadaşım, daha doğrusu “antidepresanımsın” diyen bir arkadaşım şunu demişti benim için; “Karşındakini öyle dikkatli dinliyor, acısını kendininmişçesine yaşıyorsun ki, bazen yaşadıklarımı sana anlatıp üzmeye çekiniyorum”.  Devamında da “Ben hep anlatırken, sen susan tarafsın, bazen anlatsan da sende rahatlasan diyorum” demişti. Kendi kendime yeten bir insandım ben hep, belki ondan kimseye ihtiyacım olmadı. Çok ve gereksiz konuşmak, sürekli yaptıklarımı, gündelik hayatımdaki ayrıntılarla karşı tarafı taciz etmek yerine olabildiğine analiz insanı olmaya tercih ettim. Pek işe yaramıyormuş yalnız, hayatını yıpratmaktan başka bir işe yaradığını görmedim en azından. Sürekli ortak izlenilmiş veya okunmuş bir kitaptan “Acaba o da benim aldığım tadı almış mıdır?! Aynı duyguları hissetmiş midir?!” gibi bir yığın anlamsız soru.
Gündem basit ve sığ konularla sürekli devşirilirken ne yazabilirim ki!? Bu kadar donanımlı, bilgi çağında yaşadığımızı iddia ederken, aynı zamanda bu kadar kolay manipüle edilebilen bir tarih de olamaz şüphesiz. İnsanoğlu Pompeii gibi bir (üzerine yazılan hikâye) tarih yazabiliyorsa, her şeyi yazabilir benim görüşümce. Araştırmacılar bunun uydurma bir mekan ve tarih olduğunu iddia ediyor. Doğru mudur/ değil midir?! Elbette tartışılır; ancak bir gerçek var ki, o dönem bu kadar lüks bir şehir volkanik bir dağın burnunun dibine kurulmaz. Çünkü insanlar deneme/yanılma yoluyla her şeyi keşfediyor. Volkanik dağ kavramı o dönemde  bir mit değildi, tam aksine kırılgan yer yüzeyi, fay hatları, sel baskınları… tüm bunlar dikkate alınıp kurulmuş kent yapıları söz konusu ki, o dönem iklim bugünkünden  çok daha önemli bir kavram. Bugün çölde gündüz 50 dereceyi bulan sıcaklık (ve daha fazlası) gece -40’ları buluyor ve gündüz yaz koşullarına göre giyinen insanlar, gece ısıtma sistemleri çalıştırarak kış koşullarına geçiyor. Bunu bugünkü tüm imkanlarla yapabilen modern insanın, o dönem gidip son ana kadar yanardağın patlamasını beklemesi biraz enteresan değil mi sizce de!? En azından tarihi kentlere bakın, yerleşke itibariyle hep daha sağlam yer yapıları tercih edilmiş, sanırım bu nedenle olsa gerek biraz ucuz bir hikâye olarak kalıyor Pompeii hikâyesi. Bolca kahramanlı destanlar, denizi bölen, ölü dirilten, miraca yükselen peygamberler, kızgın, öfkeli, baba otoritesi sergileyen insan iradesine sahip bunalımlı Tanrı’lar ve daha nicesi!
Siz yine de benim böyle tır tır yazdığıma bakmayın. Size inanmadığım tüm o kavramlara nice dualar ettiğimi anlatsam aklınız almaz. Ablam 10 gün yoğun bakımda kaldığında, bu olaydan kendimi suçlu tuttuğumda, midemin orta yerine indirilmiş bir tekme, kalbimde kocaman bir hançer yarasıyla Azrail’in yaklaştığını her hissettiğimde daha da güçlü dua ettiğim zamanları inkar edemeyeceğim. Dua mıydı cevap veren, evren mi, bilim miydi sahiden…!? İnanın bilmiyorum. Bildiğim tek bir şey varsa o da; o an hiç de yalnız olmadığımdı.
Döndüm dolaştım sonucu yine aydınlanma çağına getirdim. Ağız tadıyla bir aşk acısı, eş, dost, kardeş acısı da yaşayamıyorum şu mantık belasından. Dönüp dolaşıp sürekli aynı şeyleri yazıyorum. Ödüllü yazarlar gibi kendimi tekrar etme gibi bir kompleksim, kaygım yok neyse ki a dostlar!
Ana fikir: herkes gibi aşık olabiliyor, acı çekebiliyor ve üzülebiliyorum, lütfen hassasiyet güdülerinizi bir parçada benim üzerimde gösteriniz. Ha göstermiyorsanız da “gölge etmeyin!” (Diyojen’in sözünün aslı “Gölge etme!” imiş. "Başka ihsan istemem senden" kısmı sonradan uydurulmuş, eklenmiş bir cümleymiş. Zaten Diyojen gibi bir adamın felsefesine de uygun düşmezmiş ihsan istemez falan. Ha bir de Mevlana’ya ait olduğu söylenen “Ne olursan ol gel!” sözü de ona ait değilmiş. Mesnevi’yi okuyan bir vatandaş çok etkilenip kitabın köşesine,  kitaptan çıkardığı sonucu not düşmüş ve bu da asırlar boyu Mevlana’nın sözü diye bize yutturuldu. İşte manipüle edilebilen tarih!) Yine bir parantez içini daha döşedikten sonra, ızdıraplarıma geri dönersem, çok ciddiye alınacak bir insan değilim. Alışveriş yapıp, parasını ödeyip, poşetleri almadan marketten çıkacak kadar şapşal bir insanım. Çalıştırmayı bilmediğim çamaşır makinesini Aynur’umu (küçük annem, canım arkadaşım) arayıp, telefonda  direktifleri alarak aynı anda deterjan ve yumuşatıcıyı koyup uygulamaya geçiren, yarım saat sonra yıkamıştır herhalde diye gidip makineyi boş çalıştırdığımı fark eden bir insanım. Kargalar güler şu halime! O nedenle, 5. sayfaya kadar okuduysanız şayet yazımı, ne mutlu bana! Neymiş o zaman;
1-Seni özledim! (Buna değmesen de! Ooo sanaldan laf sokmalar, tam benlik! (: )
2- Seni de özledim! (O kapıyı arkamdan kapatmayacaktın öyle! Ooo ne biçim laf soktum! (: )
3- Seni, seni ve seni… pek özlemedim! (Varlığınızda yokluğunuzda bir! Ooo bu daha fena (: )
4- Menşınsız yazdım ya! Şimdi hepiniz kim kim diye kuyruk acısı çekiyorsunuz! (En pisi buydu! ^_^ )
            
Oda ve valizler hâlâ aynı sevgi kelebekleri <3 Bu yazıyı yazarken 156437 kez replay yapıp şu şarkıyı dinlemiş bulunmaktayım, arada da Deli Kızın Türküsü'de var.


8 yorum:

  1. "Sen bilmiyorsun şu an, ama okudum Zerdali okudum! Sonuna kadar hem de" ;)
    Zihnindeki düşüncelerin sözcükler üzerindeki dalgalanmaları, tanıdık, ama anımsayamadığım bir parçanın ezgileri gibiydi. Sonuna kadar dinledim o yüzden, ezgilerle kimi zaman boğuştum, yoruldum, yıldım bir süre; nefes alabilmek için çaba harcadım, lakin boğuldum; Ezgilerin en dibine çakıldım... Kurduğun bir cümlenin sesine açtım gözlerimi; nerede olduğumu bilmeden. Yorgun düşmüşüm, konuşacak gücüm bile kalmamıştı. Zaman da kendince akmış işte! Çokta umurumdaydı sanki; yitirdiğim onca şeyden sonra... Müziğinin ezgilerini duydum yeniden, şaşırdım; böyle bir şey nasıl yeniden bir beden bulabilir ki? 'Aptalın Biriymişim' dedim birden bire hem de seslice( Herkes duydu sanırım. Olsun, olsun buna değer). "Ömür bir kerelik yaşanır, lakin bölüm, bölüm; her biri yeniden, en baştan, ama unutmadan..."

    Senin yazılarını Güneş kılıp oluşan gölgemin yansımalarıydı bu okudukların. Bir tiyatro sahnesinde bir hayat izledim. Her şey vardı; umut bile...
    Yeni yazılarını merakla bekliyor olacağım. Her şey "yaşamak"ta gizlenmiş, herkes farklı tarafından bir harf yakalayıp yaşıyor, oysa sende hepsini birden gördüm... Tebrikler... (:

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Şu an öğrendim okuduğunu. (: Hepimiz bir şekilde benzer şeyleri yaşıyoruz hayatta, sadece isimler ve yüzler değişiyor. Seviyoruz, aldatılıyoruz, aldatıyoruz -en çok da kendimizi-, ağlıyoruz, acı çekiyoruz... Sanırım o yüzden dünyanın bir ucundaki, hiç tanımadığımız yüzyıllarca önce yaşamış bir adamın yazdıkları bizi derinden etkileyebiliyor. Bazı duygular evrensel, eskimiyor, yaşlanmıyor... Kendimizden bir şeyler bulunca da ister istemez seviniyoruz; "Benim gibi düşünen insanlar da var" diyerek.

      Eğer umut varsa, hayat da var demektir. Onu görmüşseniz bu yazıda gerisi teferruat. Umarım yazacak bir şeyler bulup, yazabilirim! Teşekkür ederim bu güzel yorum için. ^_^

      Sil
  2. Nasil icten geliyor yazdiklarin. Kendimi buluyorum bazi bazi, bir parca kendimden... Ic karmasikligin, sorgulayisin cevapsiz sorulari, algilayisin, tatli kabullenislerin... Baska turlu seyler bunlar, senden kopmus baskalarina dokunan. :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Asıl ben, bu samimi yorumunuz için çok teşekkür ederim. (:

      Sil
  3. Bunu nasıl başarıyorsun bilmiyorum, ama yazdıklarında yani orada işte cümlelerinin arasında düşüncelerim geziniyor hem de hiç utanmadan sanki kendisininmiş gibi. Her telden her gerçekliği kendinden yola çıkarak anlatma tarzın çok iyi Zerdali ve sonuna kadar katılıyorum "Herkes dilediği gibi yaşayınca kesik kafalar havada uçuşuyor, özgür insanı alıp kara çarşafın içine hapsediyorsun, gözleri dahi gözükmüyor, daha 8 yaşındaki çocuğu evlendirmeye kalkıyorlar, doğanın anasını belliyorlar, hayvanlara olmadık eziyetler…" İçsel anlatılarının aynı anda var olan doğruları dile getirmesi bir başka ruha sahip olduğunu kanıtlıyor Zerdali. Değerini bil. Kızma kendine. Haaa bu iyi bir şey mi orası başka tabi. Fazla düşünmek ne de ol sa ruh ağrısı yapıyor bugünlerde. Tabi bizde kronik oldu sanırım...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim, al tepe tepe gezin. (: Dediğin gibi, "kronik" olmuş bizde artık bu ruh ağrıları. Bir duvar yazısı misali "Bırakında yaşayalım!" ey insancıklar.

      Sil
  4. Epeydir yeni yazılar paylaşmıyorsunuz, nedeni nedir acaba?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Öncelikle teşekkür ederim, bu yorumunuz dahi 5 sayfalık yazı yazdırır acilen.
      Evet, yakında 1 yıl olacak yazı yazmayalı. Taslakta yarım bir yazı var; ancak paylaşmaya değer bulmuyorum. Umarım yakın zamanda sorunuza layık bir yazıyla geri dönerim.
      Teşekkürler tekrar.

      Sil