4 Temmuz 2015 Cumartesi

Acheron


(Birçok ayrı zamanda yazılmış bir yazıdır. Bir umut veya herhangi bir amaç içermez. Sadece bir görev gibi yazılması gerektiği için yazılmıştır. Sevgiler...)

"Bu bir intihar mektubu olabilirdi, yarının ne getireceğini merak etmeseydim..."

Sanırım böyle bir şeylerdi, nerede okuduğumu hatırlamadığım; ama beni derinden sarsan, günlük dediğimiz ya da o klasmanda yer verebileceğimiz zımbırtının hemen hemen her başlangıç cümlesini oluşturduğu bir bakıma meşhum cümleye. Çünkü ben her bu lanetli cümleyi tekrarladığımda hayatıma dair sürprizleri önümde hazır ve nazır buldum hep. Bir nebze de olsa içime su serptiğine inandığım geleceğe "dair" umut aynı zamanda kör bir kuyuya eş değer değil miydi!? Yine de umut dünyası olmaktan ötesi değildi, umut fakirin ekmeği miydi yoksa, fazla ekmek kilo yapıyordu, fakirler aynı zamanda çok şişman da olabiliyordu... Falan filan işte. 

Okul bitmeden önce başlamıştı doğum sancıları, sanki postmatür bir gebelik gibi. Bitse de gitsek diye yıllarımı verdiğim okul sıraları, "ne olacağım lan!?" ben şimdi ( tam da bir Fransız asilzadesi olacak iken koyverdim gitti) diye nidalar attığım bir döneme dönüştü ki(!) sanırım ben o lohusa döneminin içine çok çok çok uzun zaman önce girmiştim. Her daim beyni komplike ve hastalıklı çalışan bir insan olarak. Özellikle her şey sanat tarihini okumam ve bitirmem ile başlamıştı. İnsanlara biraz tepeden bakıp; "şimdi benimle dağdaki çobanın, sokaktaki adamın sanat tarihi bilgisi bir mi!?" diye burnumun ucunu dahi göremeyecek bir kibirle söylediğim zamanlarda vardı elbette. Vardı, çünkü 27 yaşında genç bir kadın olarak hayatımın en civcivli dönemlerini bir yığın gerizekâlı tarafından yönetilerek ve onlara tapan insanları seyrederek geçirmiştim (Her çağın kendine göre azmettiricisi vardı muhakkak)... Pek çoğunuz gibi. Ve onlar hayatlarından mutlu mesut iken, biz düşünebilen kitle için hayat her geçen gün yaşanılmaz bir hal alıyordu. Zekâ körelen bir yapıya sahipti, evet. Beslemek gerekiyordu, bakımını yapmak, özen göstermek. Sonra yanabiliyordu çünkü. Eminim pek çoğunuz mide ülseri, kalp sıkışması, baş ağrısı şikayetleriyle eş dosta danıştınız. Ne mi oldu sonuç, bir avuç tımarhaneye kapatılacak ruh hastasına dönüştük. One Flew Over the Cuckoo's Nest. Usta oyuncu Jack Nicholson'ın oyunculuğu bu anlamda bizimkinin yanında sönük bile kalabiliyor bazen. Tam teşekküllü bir tımarhaneye dönüşürken ülke 27 yaşında hayata veda eden Blues ve Rock yıldızları geliyor hep aklıma. Tesadüf mü bu kadar işaret diyorum bazen. Tesadüf veya değil, bu kadar da olmaz ki canım!

Kaf Dağı'na uçmaya çalışan bir kuş sürüsü. Pek çoğumuz yolda pes edecek ve geri döneceğiz, kimileri ise hepimiz için kanat çırpacak sisler ardında gözükmeyen o dağa.

Evet, ne diyorduk, bitti ve gittik. Neredeyse bir yıl oluyor bir blog yazısı oluşturmayalı. Niyetlendim çoğu zaman; fakat kendi iç sesimle konuşmak dahi beni hasta ederken, defterimi kıyafetlerimin en dibine atmışken... bilgisayar karşısına geçip öyle uzun uzadıya yazmak son derece meşakkatli bir işti. Zira ben iş bulmak için ayıya dayı diyor, bulduğum işlerde kendim olmaktan sürekli ödün veriyor ve sinir krizleri geçiriyordum. Hatta öyle ki bu ataklar eskiden beni bir hafta gibi uzun süren şiddetli migren ağrılarıyla destekli esir alıyordu. Sonrası  bir inner voice durumu malumunuz. "Şşş sakin ol geçecek derken!" o malum ses size, siz ise adeta bir Bess McNeill gibi "Tanrım nerdesin!?" diye zırıldayan bir çocuk olarak ağlamaya devam ediyorsunuz. Ve bu kısır döngü böylece devam ediyor. Peki ne zamana kadar(?!)... ruhunuzda ete kemiğe bürünmüş bu rahatsızlığı kabul edip, nüksetme sürecini belirleyip atakları kontrol altına alana kadar! Haftalarca süren ruh sancıları, günlere, saatlere, dakikalara, hatta saniyelere düşene kadar... En azından ne zaman tetikleneceğini, nasıl kontrol edeceğimi ve elbette geçeceğini biliyorum artık.