4 Temmuz 2015 Cumartesi

Acheron


(Birçok ayrı zamanda yazılmış bir yazıdır. Bir umut veya herhangi bir amaç içermez. Sadece bir görev gibi yazılması gerektiği için yazılmıştır. Sevgiler...)

"Bu bir intihar mektubu olabilirdi, yarının ne getireceğini merak etmeseydim..."

Sanırım böyle bir şeylerdi, nerede okuduğumu hatırlamadığım; ama beni derinden sarsan, günlük dediğimiz ya da o klasmanda yer verebileceğimiz zımbırtının hemen hemen her başlangıç cümlesini oluşturduğu bir bakıma meşhum cümleye. Çünkü ben her bu lanetli cümleyi tekrarladığımda hayatıma dair sürprizleri önümde hazır ve nazır buldum hep. Bir nebze de olsa içime su serptiğine inandığım geleceğe "dair" umut aynı zamanda kör bir kuyuya eş değer değil miydi!? Yine de umut dünyası olmaktan ötesi değildi, umut fakirin ekmeği miydi yoksa, fazla ekmek kilo yapıyordu, fakirler aynı zamanda çok şişman da olabiliyordu... Falan filan işte. 

Okul bitmeden önce başlamıştı doğum sancıları, sanki postmatür bir gebelik gibi. Bitse de gitsek diye yıllarımı verdiğim okul sıraları, "ne olacağım lan!?" ben şimdi ( tam da bir Fransız asilzadesi olacak iken koyverdim gitti) diye nidalar attığım bir döneme dönüştü ki(!) sanırım ben o lohusa döneminin içine çok çok çok uzun zaman önce girmiştim. Her daim beyni komplike ve hastalıklı çalışan bir insan olarak. Özellikle her şey sanat tarihini okumam ve bitirmem ile başlamıştı. İnsanlara biraz tepeden bakıp; "şimdi benimle dağdaki çobanın, sokaktaki adamın sanat tarihi bilgisi bir mi!?" diye burnumun ucunu dahi göremeyecek bir kibirle söylediğim zamanlarda vardı elbette. Vardı, çünkü 27 yaşında genç bir kadın olarak hayatımın en civcivli dönemlerini bir yığın gerizekâlı tarafından yönetilerek ve onlara tapan insanları seyrederek geçirmiştim (Her çağın kendine göre azmettiricisi vardı muhakkak)... Pek çoğunuz gibi. Ve onlar hayatlarından mutlu mesut iken, biz düşünebilen kitle için hayat her geçen gün yaşanılmaz bir hal alıyordu. Zekâ körelen bir yapıya sahipti, evet. Beslemek gerekiyordu, bakımını yapmak, özen göstermek. Sonra yanabiliyordu çünkü. Eminim pek çoğunuz mide ülseri, kalp sıkışması, baş ağrısı şikayetleriyle eş dosta danıştınız. Ne mi oldu sonuç, bir avuç tımarhaneye kapatılacak ruh hastasına dönüştük. One Flew Over the Cuckoo's Nest. Usta oyuncu Jack Nicholson'ın oyunculuğu bu anlamda bizimkinin yanında sönük bile kalabiliyor bazen. Tam teşekküllü bir tımarhaneye dönüşürken ülke 27 yaşında hayata veda eden Blues ve Rock yıldızları geliyor hep aklıma. Tesadüf mü bu kadar işaret diyorum bazen. Tesadüf veya değil, bu kadar da olmaz ki canım!

Kaf Dağı'na uçmaya çalışan bir kuş sürüsü. Pek çoğumuz yolda pes edecek ve geri döneceğiz, kimileri ise hepimiz için kanat çırpacak sisler ardında gözükmeyen o dağa.

Evet, ne diyorduk, bitti ve gittik. Neredeyse bir yıl oluyor bir blog yazısı oluşturmayalı. Niyetlendim çoğu zaman; fakat kendi iç sesimle konuşmak dahi beni hasta ederken, defterimi kıyafetlerimin en dibine atmışken... bilgisayar karşısına geçip öyle uzun uzadıya yazmak son derece meşakkatli bir işti. Zira ben iş bulmak için ayıya dayı diyor, bulduğum işlerde kendim olmaktan sürekli ödün veriyor ve sinir krizleri geçiriyordum. Hatta öyle ki bu ataklar eskiden beni bir hafta gibi uzun süren şiddetli migren ağrılarıyla destekli esir alıyordu. Sonrası  bir inner voice durumu malumunuz. "Şşş sakin ol geçecek derken!" o malum ses size, siz ise adeta bir Bess McNeill gibi "Tanrım nerdesin!?" diye zırıldayan bir çocuk olarak ağlamaya devam ediyorsunuz. Ve bu kısır döngü böylece devam ediyor. Peki ne zamana kadar(?!)... ruhunuzda ete kemiğe bürünmüş bu rahatsızlığı kabul edip, nüksetme sürecini belirleyip atakları kontrol altına alana kadar! Haftalarca süren ruh sancıları, günlere, saatlere, dakikalara, hatta saniyelere düşene kadar... En azından ne zaman tetikleneceğini, nasıl kontrol edeceğimi ve elbette geçeceğini biliyorum artık.

Bu süreç içinde en çarpıcı olaylardan biri benim ücretli öğretmenlik girişimimdi. Her şey bir kenara buna "tecrübe" demek istemiyorum, çünkü bu bir "mücadele"ydi. Sapık ve tacizci iş verenlerin ağına düşmüş, bir türlü iş bulamazken ablam'ın arkadaşı vasıtasıyla (bir ayı dayı meselesi daha) bulduğum bu iş, ömrümün en güzel 4 ayını (bu normal ay) çatır çatır yemiş bulunmaktadır. Bozuk para kadar ehemmiyeti olmayan hayatımın Doğantepe'de harcanması da o nedenle son derece normaldi sanırım. Sonuçta benim sanat tarihi bilgimle, dağdaki çobanın, şehirdeki kazmanın.... falan işte. Öğretmenliğin ne kadar zulüm bir meslek olduğunu söylesem azdır. Yok öyle "kutsal meslek" falan. Bugünkü ülke koşullarını baz alırsak, üniversite sınavını kazanıp tercih yapan öğrencinin kendi iradesi ve ailesinin iradesiyle vermiş olduğu karar; "Tatili bol, maaşı iyi, yarım gün, ohh miss gibi!" altyazısıdır nihayetinde. "İyi bölüme yerleşirsem KPSS'den atanırım düşük puanla" kafa yapısı sağolsun, Güzide öğretmenler yetişiyor bu ülkede. Her meslekte bu işi prensiple yapan insanların, idealist olanların hakkını yiyemem. Onlar apayrı, onları bu genellemenin hiçbir köşesine sıkıştırmıyorum ( özellikle belirtiyorum). Ne var ki benim gittiğim okul, yönetim, öğrenciler, velileri "seçmece bunlar, gel vatandaş gel!" diyebileceğimiz kadar parodi bir mizansenin içinde yer alıyorlardı. Bende dahil olmak üzere. Zihinsel engelli diye verilen öğrencilerin, tek problemi aşırı eğitimsiz ailelerin çocukları olmalarıydı ki, böyle bir cehalet kafanızı gövdenizden ayırır. Başka da kelime kullanıp nefesimi tüketmek istemiyorum. Düşünün ki bir çocuk size; "okulu Allah yaptı" diyor. Düşünün ki bir veli sınıfa kapıyı çalmadan giriyor, ağzında sakız ve size "hocam, öğretmenim" demek yerine "ağğblaaa!" diyor esmer vatandaş dediğimiz Romanlara özgü karakteristik tavırla. Düşünün ki bir müdür adeta bir Kasımpaşalı gibi (rol model belli) nezaket kurallarından bir haber size "hocam" demek yerine "ne o kız!" diyor. Bir öğretmenler odası düşünün, nasıl bir samimiyet şekliyse artık, kimin eli kimin cebinde belli değil (asla ahlak bekçiliği yaptığımdan değil, sadece belli bir sıfattan daha fazla şey beklememize istinaden)... Anlatılacaklar çok fazla elbette, ancak bu kadarı dahi zihninizde bir şablon oluşturmuştur.

Pek çok kez dolmuşsa binen insanların "Bu Sıhhiye mi Ulus mu?" sorusunu niye sorduğuna anlam verememiştim. Neticede dolmuşun önünde koskocaman yazıyor. Hadi yaşlıları anlarım, gözleri iyi göremiyor, peki ya gençler neden soruyor!? Öğrencime yapması için verdiğim ev ödevini abisinin yardımıyla yapıp getirdiği gün anladım. Alfabemizde asla olmayan olamayacak harfler türettiği, sayıları ritmik sırasına göre değilde kafasına göre yazdığı gün. Evet, bu insanların %40'lara-50'lere varan bir kesimi okuma-yazma bilmiyor maalesef. Adı dışında bir şey yazamıyor vs vs. Taşra diyebileceğiniz bir şehrin insanıyım ben, ancak bu ülkenin okuma yazma oranı en yüksek olan şehri olma ünvanını hep elinde barındırdı. O küçücük köylerde dahi insanlar, karın 6 ay yolları kapattığı doğa muhalefetine muhalif olup çocuklarını okuttular. Pek çok savcı, doktor, mühendis çıkarmış köy bilirim bu anlamda. Peki başkentin göbeğinde, Türkiye'nin en doğusundaki şartlarda çalışmak niyeydi?! O tuvaletler, o rezalet niyeydi?! Basit bir konu değil. Tuvalet ciddi anlamda bir toplumun gelişmişlik seviyesiyle fazlasıyla alakalı bir konu bana kalırsa. "Çocuk onlar daha ama" deyip olayı geçiştirmeye, yumuşatmaya çalışanın gözünün yaşına bakmam! Haberiniz ola! 

Okulda armut niyetine çocuklar yetiştiriyorlardı ve o çocuklar tehlikeliydi. Gelmiş geçmiş en iyi şarkı ve en iyi klip ödülünü alabilecek The Wall bu aşamada "tahakküm" kavramını derin bir muamma olarak açık denizlere bırakıyordu resmen. İnsan eğitmek dünyanın en zor işi. Bir Güneş Ülkesi yaratmak için 21.yy da siber çağda hepimiz haddinden fazla yorgunuz. Üstelik tüm bu iletişim, ulaşım, teknoloji tüm işlemlerimizi çok daha seri bir şekilde hallederken. 

İçinde yaşadığımız dünyanın bir simülasyon "dünyası" olabileceğine dair öngörüyü duyduğumdan beri hayat her zamankinden daha da anlamsız gelse de değişmeyen bir gerçek var. Nefes alıyoruz ve acı çekiyoruz. Nefes almakla eşdeğer çoğu zaman. Hepimiz sorunlarımızı, bir diğerininkinden üstün görüyoruz. Çünkü benim sorunumla dağdaki çobanın, şehirdeki kazmanın sorunu bir olabilir mi hiç!? Elbette olamaz.  Benim her daim boyumu aşan, Çin malı sinirlerimi tahrip eden sorunlarım vardır. The Original değil Made in China damgalı. Ancak ne olacak bu memleketin hali sorunsalından bir türlü kurtulamamak çok ciddi bir rahatsızlık. Sahi ne olacak böyle!? Varsıllara yaraşır bir ülkede yaşıyoruz. Nüfuzlu bir ailede doğup, büyümediyseniz şayet zeki, yetenekli azimli, elinizin ayağınızın düzgün olması gibi nitelikli kavramlar hiçbir önem ihtiva etmiyor demektir. Devletiniz size iş vermeyip, birde üstüne gasp eder şekilde zamanında vermiş olduğu öğrenim kredisini "söke söke ya da öhöööm!" geri alırken, nasıl  koruyacağız içimizdeki sıcacık yaşama hevesimizi. Hepimiz Wladyslaw Szpilman değiliz maalesef. Yaşamak için, o derin içgüdüsel mücadeleyi "her şeye rağmen" diyerek savunacak kadar hayata tutunmak için geçerli bir neden bulamıyoruz belki de. Ya da ölmeyi düşünürken bile hep en sevdiklerimizi üzeceğimizden korkuyoruz. Zaten yeterince acıyla dolu geçmiş hayatlarına, alın çizgilerine, ellerinde biriken nasırlara bir ilmek daha atmamak için tüm bu yaşam mücadelesi, daha fazlası değil. Hiç değil.

Yazının ortalama olarak yarısı (ortalama diyorum, fakat şu noktadan sonra ne kadar yazacağımı bilmiyorum) yaklaşık 1,5 ay önce yazıldı. Ne yazmaya ne de yazdığımı okumaya mecalim, hevesim yoktu işin doğrusu. Git gide aptallaşıyorum. Eskiden de çok zeki bir insan değildim. Fakat geçen günler, ilerleyen zaman "vurma şu çocuğun kafasına aptal olacak sonra!" kıvamında bir küçücük kız çocuğuna çevirmiş beni. "Ne var bu kadar mutlusunuz!" diye sorasım var. Sahi mutlu musunuz göstermeye çalıştığınız kadar?! Neyse ne (her neyse'ye alternatif geliştirdim 1 yılda)...

Hayaller kuramıyorsa bir insan, ölmüş demektir. Hayal kurmak dahi bir külfet benim için şu sıralar. Televizyonlardan, sosyal paylaşım sitelerinden beyne kan gibi pompalanan güzel vücutlar, kalemle çizilmişçesine "güzellikler" var iken çocukluğunda Barby bebekler yerine bez bebeklerle oynamış biri olarak kendimi tam olarak nereye entegre etmeliyim bilmiyorum. Sınırsız hayal dünyamı baltalayan hain nifak tohumu hücrelerimi cezalandıramayacak kadar aciz olabilir miyim!? Kendime mi acıyorum yoksa şu an! Yok daha neler... Olabilir mi?! Sorular varsa, cevabı da gayet net değil midir...

İki ayrı zamanda yazılınca, konularda "daldan dala daldan dala" oldu haliyle. Umarım üçüncü bir bölüme kalmaz iş (yazmayı bir iş olarak görmeye başlamışsam vay halime!) En sevdiğim, yapmaktan en hoşlandığım şey dahi bir "zorunluluk" haline dönüşünce ızdırabım oluyor, evet. Kendimi yazmak zorunda hissediyorum garip bir şekilde. Fakat yazdıklarım kendi anlamsız duygularımdan ötesi değil.

Kendini inciten insanların yaşadığı bir ülke burası. Aslında şu çağda nereye baksak, aynı kaos söz konusu. Adil olmayan yönetimler, aptalları seçen halklar... garip bir kısır döngü. Özgür olmak zordur, özgür insan olup kararlar almak, uygulamak zordur. Neyse ki hiçbirimiz özgürlüğünü sorumluluk almadan yaşayabildiği tek yerde yazdığımız yazılardaki  (yazım dilimiz)  kadar coşkulu değiliz. Astığımız astık, kestiğimiz kestik değil. Biz klavyede kükrerken, birileri gayet de bastırılmış dürtülerini adice gerçekleştiriyor. Sağolsun artık taciz, tecavüz ve ardından işlenen vahşice cinayetlere dair haber okumadığımız gün kalmadı. Meseleye kadın penceresinden bakıp, feministlik yaptığımı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Bu ülkede damacanaya hallenen adamlar vardı, unuttunuz mu! Bilumum hayvan çeşitliliği olan zengin bir ekolojik sisteme sahibiz ülke olarak. Kadın bulamazsanız erkek, özellikle çocuk, özellikle zihinsel engelli, özellikle kıyafetimiz sizin için asla  bahane olamaz... Nihayetinde siz damacanaya bile hallenmiş adamlarsınız...

İşsiz ya da mesleğini icra etmeyen bir sanat tarihçi olarak, kültürlere bu denli küfretmem ne denli uçsuz bucaksız bir muğlaklık. Sorun kimde diye irdelemeyeceğim. Siz de irdelemeyin, boş verin. Hayat bu kızıl ötesi, yaralı müzesi, hareket edemem. Ne güzel özetledim ruh halimi.

İşin en acı kısmı "kime göre/neye göre" çıkarımıyla doğru ve yanlışları hep sorgulamış beyinler olarak nesiller boyudur devam eden ve devam edecek bu gerizekâlılığın bir çözümü olmaması. Eğitim sistemimiz bizi embesil olarak yetiştiriyor. Sokağa çıktığımızda uçmayı yeni öğrenen kuşlar gibi yalpalaya yalpalaya hayata tutunmayı, kanatlanmayı öğrenmeye çalışıyoruz.

Ve derken III. bölümü de ayrı bir zaman diliminde yazma başarısına muvaffak oldum. Hepsini aynı gece veya gün içinde yazdığım çok yazım oldu; buna rağmen konu bütünlüğünü bir türlü sağlayamadığım yazılardı. Bu kadar bölük pörçük bir yazıda o bir çırpıda okuyup anlaşılacak akışın nasıl sağlanacağı konusunda bir hayli karamboldeyim.

Oturup sil baştan adam akıllı bir yazı yazmak benim için Tanrı'ların evinden ateşi çalmak kadar zor şu an. İş yerinde karşımda oturan "bücür"ün hareketleri sinirlerimi zıplatırken III. bölümü de yazıp, bir şeyler ortaya koymanın peşindeyim. Olmuyor, yapamıyorum! İçimden hiç sorulmaması gereken sorular bağırıyor yine. "İş yeri" diyorum, "iş yeri'm"deyip iyelik ekiyle kendime bağlayamıyorum. Çünkü hayatta kalma mücadelesinin bir parçası iş ve yeri. Hatta en önemli halkası. Kaç kişi işini aşkla yapıyordur ki!? Yoldan kimi çevirip sorsan "insanla" uğraşmanın zorluklarından dem vuracaktır eminim. Korunarak azalmalıyız! Azalanlar ise iyi beslenip, iyi eğitim alan, iyi seviyedeki insanlar olacak. Çünkü bilinç bunu gerektiriyor. Çoğalanlar ise "fakirin karısıyla oynadığı insanlar"... Hiç durmadan çoğalacaklar. Daha çok savaş, daha çok açlık, daha çok göç, daha çok sömürülmek için. Fakat onlar yarın için bizden daha fazla umut dolu olacaklar. Ne olursa olsun yaşamak isteyecekler. Neslimizi tüketme konusundaki görüşü deli gibi savunuyorum. Hatta lider sıfatına sahip olsam hiç tereddüt etmeden insan ırkını yok etmek için şebeke suyuna Nuri Alço misali genetik bilimcilerime kısırlaştırıcı suda çözünen ilaçlardan yaptırıp içirirdim. Evet, bu kısmı fazla ütopik oldu. Ancak demek istediğimi anladığınızı varsayıp "insan ırkının kökünün kurumasını savunan akıma burada yer vermek istiyorum: Valuntary Human Extinction Movement- İnsanoğlunun Nesli Tükensin Hareketi (VHEMT)". Muhteşem değil mi?! Ben ilk okuduğum zaman bu örgütün savunduğu düşünceleri, yalnız olmadığımı görünce çok mutlu olmuştum. Bir nevi biyolojik harakiri. Çok da küçümsenecek bir durum değil. Japonlar'ın bu onur eylemleriyle kendilerini taşıdığı noktayı düşününce özellikle hiç değil. Keşke bizim kültürümüzde de onur ve utanç kavramı bel altına işlemeseydi. Seks kaseti yüzünden istifa eden meclis adamları yerine, utançlarını ve onur eylemlerini yolsuzlukları için yaşasalardı. Böyle bir durumda "harakiri" olsaydı bizim ülkemizde de eminim coğrafyamızda pek de insan kalmazdı. İsabet olurdu bence.

Bir zamanlar harıl harıl antropoloji kitapları okuduğum zamanlar geliyor aklıma. İnsan neden üremek ister, neden çocuk yapar, kadın, anaerkil toplum, ataerkil toplum...vs vs. Sonuç hayvanlardan hiçbir farkımız yok aslında. Sevişmenin de fizyolojik bir ihtiyaç olup,  nasıl ki iyi bir yemek yemek istiyor, iyi bir yatakta uyumak istiyorsak iyi ve güzel ruhu besleyen adam ve kadınlarla sevişmek isteyeceğimiz gerçeğini es geçiyoruz. Tüketim toplumu olarak alelacele yemek yiyor, düzensiz uykular uyuyoruz. Vakti geldiğinde "biyolojik saati" bahane edip çocuklar yapıyoruz. Onları kendi kurallarımız çerçevesinde yetiştiriyoruz. Bizim istediğimiz yemekleri yiyor, bizim istediğimiz müzikleri dinletiyoruz... Kimin için konuşuyorum şu an ben. Mesela Suriyeli mülteciler buna dahil mi?! Onlar yemek bulabiliyor mu? Çocukları mesela annelerine "bunu sevmedim, yemek istemiyorum" deme lüksüne sahip mi?! Hayır, açlık böyle bir şey değil, değil mi! Açlık! Suriyeliler bilumum göz önünde olduğu için bu örneği kullandım. Yoksa sizin benden daha fazla örneği bir film şeridi misali gözlerinizin önünde canlandırdığınızdan eminim. Neticede "açlığın dini olmaz, yoksulluğun vatanı"! Ama mübarek aydayız ve hepimiz çok açız... Eminim açlığın ne demek olduğunu akşam kemerleriniz göbeklerinizi kapatamazken çok daha iyi anlamışsınızdır. Belki de ben çok kötü niyetliyimdir. Bir lokma, bir hırkadır hayat felsefeniz... Ondan siz patron bizler emrinizde çalışan piyonlarızdır. Fakat insan olmak için ne akademik kariyerleriniz, ne iman dolu dinleriniz ne siyasetiniz, ne felsefeniz... hiçbiri yetmiyor.

...ve mağlup olan Tanrı kutsallığını yitirir.

Ne komik "Başka türlü bir şey benim istediğim" diyen müşfik dimağın bir anda her şeyi unutup ne istediğini dahi hatırlamayacak her anıya bin asır önce yaşanmış gibi mazi gözüyle bakması... Her intihar mektubu "acaba" umuduyla dolu sanki. Çağımızın insanı olarak ölümlerimizi yeni bir yöntemle dünyaya duyurmaya başlamışken hemde. Mehmet Pişkin, Mehtap Zengin... soy isimleriyle müsemma mı dersiniz?! Meselâ biri hayatın tüm tokatlarını Osmanlı tokadıyla yemişken diğeri hayatta yaşanabilecek tüm güzellikleri dolu dolu yaşadığını ve artık hiçbir şeyin eskisi gibi keyif vermediğini söylüyordu o kısacık anı sığdırdığı videoya. Ne Gogol ne Van Gogh değildik. İsmimiz birkaç gün yaşar, ölümün dahi kurtaramayacağı ithamlarla yargılanır.. onları okuyup bir parça vicdanı olan insanlar olarak bir de bu yüzden ölebilirdik biz ancak. Birimize yaşamak için fırsat vermezlerken, diğerine hiçbir şeyden tat alamayacak bir huzursuzluk bahşediyordu diğer bazılarınız. Belki Camus'un gözüyle bakıyorduk dünyaya, intiharın erdemli bir eylem olduğunu tereddüt etmeden söyleyebiliyorduk biz. Çünkü ilk insandan bugüne insanlığın en büyük masallar, destanlar, korku kültleri yarattığı o şahane kavram ölümdü nihayetinde. Ölüm, sonrası, Tanrılar, krallar, Tanrı-krallar... Kapılar, sırat köprüsü, kıldan ince, kılıçtan keskin, sonsuzluk, başka bir dünyada mutlu olacağım inancı... vs vs. Acizliğimizden hiç taviz vermedik neyse ki asırlar boyunca. Uzaya da çıksak, boşlukta bir toz zerresiyiz. Tüm o korkularımız için ürettiğimiz yegane koruyucumuz inançlarımız. 


 Kötüler kazanır her zaman...


Çocukken, Kibritçi Kız'ı sobanın başında okumuş bir çocuk olarak söylüyorum. Kar yolları kapadığında ve elektrikler kesildiğinde, pencereler kış rüzgârlarının hiddetiyle şangırdardı. Odayı aydınlatan sadece sobanın loş ışığıydı ve ıslak meşe odunun kokusu yayılırdı tüm odaya. Gecenin sessizliğini bozan kış rüzgarlarının acılı çığlıydı. Boz atlı Hızır hikâyeleri anlatılırdı bize. Zorda olana yardım edermiş, ondan deyişlerimizde türkülerimizde "Ya Hızır!" vardı sanırım. Ne çok darda kalmış olabiliriz ki(!), ama ne çok? Hiç çağırdım mı Hızır'ı peki? İçimizi ürperten gecenin soğukluğu muydu, rüzgârın şiddetiyle titreyen camlar mıydı, yoksa hiç susmayacak gibi uluyan kurtlar mıydı? Fantastik bir dünyanın içinde hikayelerle büyüyordum ben. Efsunlar, insanüstü güçler, dualar, niyazlar... Onlar toprak insanıydı. Elleri ve ayakları nasırlı, çehreleri yaşanmışlığın kırışıklıklarıyla dolu... ama güçlü. Hiç olamayacağımız kadar güçlü.  Ve çoğu zaman aynı ikilemdi kalbimi sıkıştıran. Hangi dünyanın insanıydım ben?! Neredeydim, nerede durmalıydım ve hangisi daha çok gerçek bendim...

Sabahın ilk ışıkları yine vuruyor pencereme. Öyle ki sabahı yine zor ettiğimi bir ben biliyorum. Sabahın ilk ışığı vurduğunda pencereye yaşamak için bir neden bulabileceğime inandırıyorum kendimi. Çocuk sayılacak bir yaşta okumuştum Gone With The Wind'i. Scarlett O'Hara'ya hayranlık duymuştum. Zaten tüm hayatım güçlü kadınları ilham alarak geçmişti. Takıldığım, tökezlediğim anda içimdeki ben'i öldürüp en güçlü olan kıyafeti giymekti kurtuluşum. Sanırım bu yüzden en çok Scarlet'a sarılıyordum. Onun kıyafetlerini giyiyordum en çok. Bugün düşünmeyeceğim, bugün değil. Ve ilk ışıkla birlikte, ayaklarımı yatağımdan çıkarıp soğuk zemine bırakıyorum. Birkaç minik hareketle yaşadığımı, nefes aldığımı, bütün insani faaliyetlerimin devam ettiğini kendime hatırlatıyorum... Sonra aynı cümleyi tekrarlıyorum "Bu bir intihar mektubu olabilirdi, yarının ne getireceğini merak etmeseydim..."

8 yorum:

  1. Zerdali! Geri donmussun, iyi ki donmussun.
    Hissetmeye calistim gonlunden akittiklarini aklimin, icimin kiyisinda. İnanir misin zorlanmadim bu hislenme asamasinda. Aklimi ne zamandir kurcalayan celiskiler, icimi kemiren adini koyamadigim acilar..
    Hayatin da kendine gore bir diyalektigi var iste.
    Umut bence her seye ragmen parildiyor usul usul yazdiklarinin icinden.
    Umut dolu yarinlara.

    'unut geçen eski günleri
    bunca yıl sonra nasılsın'

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Biliyorum, yorumunuza bu kadar geç döndüğüm için kabahatliyim ve biraz da kaba bir davranış bu, kabul ediyorum. Fakat "öylesine" bir cevap yazmak asla istemedim; ne size ne de buraya yorum yazarak bana umut veren her hangi birisine. Çok teşekkür ederim, değerli vaktinden ayırıp, okuyup, bu denli samimi bir yorum yazdığın için.
      Ruh hâlim ile ilişkili olarak yazı yazmayı dahi çok külfetli, ağır bir "iş" olarak görüyorum son zamanlarda. Ki kaldı ki dişe dokunur bir şey yazdığımda yok, hep aynı kısır döngü, tekrarlar vs.
      Yazdığım bu yazıyı paylaştığım "facebook" profilimde pek çok arkadaşım, hatta ailemden insanlar beğendi; ancak blog trafik verilerindeki bilgi sadece bir kişinin yazıyı okuduğunu gösteriyor. Üzüldüm işin açığı. "Beğen"i de gözüm yoktu. Birileri okusun, anlasın istedim sadece beni. Ben bile anlamazken artık kendimi. Bilmiyorum, sanal dünya ve reel dünya birbirini kesen bir eksende buluşuyor artık. Kim daha sanal, ne daha gerçek(?!) hiçbirinin cevabını bilmiyorum. 500-600 sayfalık roman okuyan insanlar, nasıl bu kadar tek düze hâle geldik...
      Her şey dikkat çekmeye çalışan haber manşetlerine döndü sanki. "O ünlü kim, makyajsız hâli, flash gelişme" haber diye okumamız istenen, haber olma içeriğine sahip olmayıp, aynı zamanda hiçbir cümle düzeni, anlam bütünlüğü olmayan analitik düşünme kabiliyetinden yoksun yazı yığınlarıyla besleniyoruz artık.
      Ne zarafet var, ne ruh, ne incelik... vs vs.
      Neler yazdın Maeva, ben nelerden bahsettim. İyi ki varsın. Son dönemde nerede ve nasıl tanıştığım önemli değil, aynı dilden konuştuğum ve beni anlayan birine rastladığım zaman kullanmak istediğim en nadide kelime bu "iyi ki varsın!".
      Sevgiler...

      Sil
    2. Renkli Bir Sonbahar31 Temmuz 2015 22:40

      Yorumunuz bile ayrı bir başlıkta metin olmayı hak ediyor... Hayatlar gözlerin samimiyetini "likes"da aramaya başladığından beri kendini görmez olmuş, aynalar olmazsa hiç de göremeyecek,ama like var işte... Kendini kendi yalnızlaştırdığının azıcık farkında olsa gözlerle beğenir. Elini ele uzatarak yalnızlıktan kurtulacak, kendine anlamlı bir değer verecek ama farkında değil, derin tatlı yalnızlık uykusunda bir ömür....

      Sil
    3. Çok teşekkür ederim "Renkli Bir Sonbahar" ve de en güzel mevsimdir. Belirtmeden geçemedim. Haklısınız, sanırım yalnızlık hiç bu kadar kalabalık ve gürültülü olmamıştır.

      Sil
  2. Yeni yazılar görecek miyiz acaba? "Tarihte şöyle birileri vardı, yazılar yazardı." deyip hatıralarda mı anacağız sizi?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Aman efendim, mübalağa ediyorsunuz. 1 ay sonra yazılabilecek en pişkince cevap ödülüne adayım aynı zamanda. ^_^ Hiç abartmadan söylüyorum, hayatım olmuş film. Herhalde kendi hayatımı yazıp "en absürt senaryo" ödülünü alırım. Tez zamanda görüşmek dileğiyle. Sevgiler, selamlar...

      Sil
  3. Bir yazar vardı. Yazmıştı. Yazıyordu, ama şimdilerde eyleme geçmiş kelimelerine satırlarda rastlanmıyordu? Acaba yazacak mıydı? Bunu da bir o biliyordu..

    YanıtlaSil
  4. Bloğunu çok beğendim takibe aldım bana da beklerim
    https://netgaste.blogspot.com.tr

    YanıtlaSil